|
Türkiye’de ‘ikinci grup’ yeniden siyaset sahnesine
döndü. Buna bir canlanma, bir diriliş, bir ‘bas-ü bad-el mevt’ de
denilebilir.
Ne ilginç... İttihat ve Terakki’nin B takımının
(yani CHP yönetiminin) dönem dönem bastırdığı, dönem dönem palazlanan
ve onları yenip iktidara da gelen çizgi değil bu, yani Serbest Fırka-Demokrat
Parti-Adalet Partisi çizgisi değil (daha sonra dincilerin kopup
ayrıldıkları ve kalanların da ANAP ve Doğru Yol olarak ikiye çatladıkları
oluşum), daha da farklı, daha da başka bir şey.
Onlar, İttihatçı yorumcular tarafından (resmi
tarih yazarları ve devrim tarihi okutan hocalar) Hürriyet ve İtilaf’ın
doğrudan mirasçıları kabul edilip dışlandılar. Oysa, kökende sadece
CHP içinde İsmet Paşa ve kliğine muhalif, üstelik o gruptan hiç
de daha fazla demokrat olmayan, ekonomi politikalarında da alt tarafı
azıcık daha liberal bir oluşumdular, sonradan kopup ayrılan bir
fraksiyon... ‘İkinci grup’ daha da başka bir şey...
‘İkinci grup’ asla İtilafçı değildi.
Kurtuluş savaşına en az bürokratlar kadar sahip
çıkan, tamamen TBMM içinde meşru bir siyasi hareketti bu. ‘İstanbul
işbirlikçileriyle’ ilgileri yoktu.
Ama CHP tarafından tasfiye edilebilmeleri için
öyle gösterilmeleri gerekiyordu. Sonradan gelen kuşaklar da bunu
bal gibi yuttular.
‘İkinci grup’, gerçekten liberal ve demokrattı.
İtilafçı değildi ama İttihatçı da değildi.
En büyük günahları da Mustafa Kemal Paşa’ya
da muhalefet etme cüretini göstermek oldu tabii.
Çünkü ‘şahıs diktasından’ hoşlanmıyorlar, meclis
yetkilerinin tek elde toplanmasına şiddetle itiraz ediyorlar, savaşın
da mecliste demokrasi içinde yönetilmesini savunuyorlardı. İstiklal
Mahkemeleri’ni bile istemiyorlardı!
‘Kitabi’ gerçek onlardan yana, ama pratik gerçekler
de onlara karşıydı. Savaş, ‘emir ve komutayla’ yürütülürdü, demokrasiyle
değil.
Yani, Şevket Süreyya’nın (Aydemir) çok sonraları
Hüseyin Avni Bey’e (Ulaş) söyleyeceği gibi, kağıt üzerinde belki
haklıydılar, ama çıkışları çok erken, çok zamansız...
İkinci seçime sokulmadılar bile... Tam anlamıyla
tasfiye edildiler, üstelik bürokrasi, savaş süresince kullanıp sonra
da ezdiği dinci muhalefeti de bunların sırtına yapıştırdı, hatta
1926 yılında Gazi Paşa’yı öldürmeye kalkan İttihat ve Terakki’nin
A kadrosu artığı serserilerin günahını da bunlara fatura etti...
Ali Şükrü Bey çizgisine suikastçı Ziya Hurşit takımı, Hüseyin Avni
Bey’e Şeyh Sait ayaklanması ‘monte edildi’, ki, yeni kuşakların
gözünde iyice tu kaka olsunlar.
Tıpkı, İsmet’in, Çerkes Ethem’i ite ite, dışlaya
dışlaya Yunan saflarına, yani ihanete sürmesi, yanlışa sevketmesi
gibi...
Ali Şükrü Bey, seçimle gelmiş bir milletvekiliydi,
ve, dikkat isterim, Çankaya Muhafız Alayı komutanı tarafından vurulup
öldürülmüştü. Aynı alayın kırk yıl sonraki komutanı da cumhurbaşkanını
tutuklayacaktı!.. Yaa...
Türkiye’de tarih öğretilmiyor, yakın tarih hele
hiç öğretilmiyor (doğru dürüst ne öğretiliyor ki?), bu gibi tartışmalar
da ya ‘entel’ kabul ediliyor, ya ‘netameli’... Gazeteci geçinen
bir sürü dangalak bu konuları araştırıp üzerinde düşünmek yerine
‘emekçi halkım’ edebiyatına ya da lumpen şakşakçılığına sığınıveriyor.
Çok daha kolaylarına geliyor tabii bu, hem de tehlikesiz.
Aşağı yukarı şu son on yılda, ‘ikinci gruba’
sahip çıkan, hatta daha da ileri gidip kendilerini onunla tanımlayan,
ona göre hizalayan, onun mirasını benimseyen, onun hakkını arayan
bir oluşum belirdi.
En kaba hatlarıyla ‘liberal’ olarak nitelenen
arkadaşlar bunlar, başta Çetin, Ahmet ve Mehmet, Altan ailesi olmak
üzere, Neşe Düzel, Prof. Asaf Savaş Akat, Gülay Göktürk, Cengiz
Çandar, Ali Bayramoğlu, Prof. Eser Karakaş falan, ilk akla gelen
ve önder isimleri. Sanat alanında Orhan Pamuk’u, basında Radikal
Gazetesi’ni, hatta Murat Belge ve onun kendine özgü kasıntı ve antipatik
sosyalist kliğini de bu ‘kesimde’ mütalaa edebilirsiniz.
Korkunç bir fiyaskoyla sonuçlanan Yeni Demokrasi
Hareketi, işte o SF-DP-AP-ANAP-DYP çizgisinden tamamen ayrı, doğrudan
İkinci Grup’un dirilişiydi. Harekete sahip çıkan Cem Boyner gibi
işadamları, Kemal Derviş gibi iktisatçılar daha sonra onlardan uzaklaştılar.
Hareket öldü ama fikir babaları (ve anaları) ayaktalar.
Artık Türkiye’de kılıçlar iyiden iyiye çekiliyor,
saflar belirleniyor ve sıklaştırılıyor... Avrupa Birliği’ne girip
girmeme tercihi, bizi yeni bir soğuk iç savaşa götürecek (umarım
sıcağa dönüşmez ve artık kan dökülmez, canlar yakılmaz, hayatlar
karartılmaz)... Bu yeni saflaşmada, bir Devlet Bahçeli bir Doğu
Perinçek’le aynı çizgiye girerken, bir İlhan Selçuk da aynı Devlet
Bahçeli’yle görüşüp bir de anlaştığını açıklamakta beis görmüyor...
İnanılmaz gibi geliyor ama gerçek!
Çünkü, İttihatçı hareket zaman zaman sol, zaman
zaman sağ kisveye bürünse de, karşıtları da zaman zaman liberal,
zaman zaman dinci, çoğunlukla farfaracı görünseler de, Türkiye’yi
belirleyen, bu iki ana damarın birbiriyle durup durup hesaplaşmasından,
dönem dönem birinin, dönem dönem ötekinin ağır basmasından başka
hiçbir şey değildir.
Bakalım bu yeni ikinci grup da birincisi gibi
tasfiye edilecek mi? Arkalarında Avrupa var (dış bağlantıları sağlam!)
ama, dincilerle ve Kürt ayrılıkçılarıyla fazla içli dışlı olup derin
devleti karşılarına aldılar. Hatta, Prens Sabahattin’in ‘adem-i
merkeziyet’ ilkesine de sahip çıkıp bürokrasinin tüylerini diken
diken ettiler. İşleri çok, ama çok zor.
Gördüğünüz gibi bendeniz Karen Fogg’a yazdıkları
‘sweetheart’ rümuzlu aşk mektuplarını tartışmıyor, meseleye objektif
ve tarafsız yaklaşmaya çalışıyorum. Ama sen de haklısın kardeşim,
bu konuların mala davara da emekçi halkıma da bir faydası yok, kimseye
iş de sağlamıyor, cebine para da sokmuyor...
Onun için isterseniz siz gene lige dönün, ya
da manken Güzide’ye.
Engin Ardıç
Star; 27.02.2002
|