|
11 Eylül sonrası ABD politikasının ruhunu, uluslararası
arenaya hakim olan iklimi en iyi okuyanlar herhalde İsrail istihbaratçıları
ve İsrail devletinin yöneticileri.
İsrail'in Filistin'e karşı neredeyse "etnik"
temizliğe dönecek büyük saldırıyı başlatırken ihtiyaç duyduğu cesareti,
ABD Başkanı Bush'un "İsrail'in kendisini koruma refleksine
saygı duyuyorum" sözlerinden, bu sözlerin arkasında yatan mantıktan
aldığı çok açık...
Şu görmezden gelinemez:
11 Eylül saldırısı bir yana, saldırı sonrası
ABD'nin estirdiği "daha fazla güvenlik daha az demokrasi"
rüzgarı, "sorunların çözümünde alabildiğine şiddet" şiarı,
"tehlike fikri ile farklı kimlikler arasında paralellik kuran"
bakış açısı; İsrail saldırısının arka planın oluşturan ana resimdir.
Bu resmi ne ABD içindeki ne de İsrail içindeki
demokratların ve ılımların varlığı değiştirebilir.
11 Eylül, daha 12 Eylül'den belli olduğu üzere,
AB dışındaki çevre ülkelerde ve ABD'de "şahinlerin politikalarını
mutlaklaştıran", siyasi karar süreçlerine "tek sesliliği"
getiren, "güvenlik için silah" bakışını meşrulaştıran
bir dalganın başlangıç tarihi olmuştur.
Zira 11 Eylül politikaları, uzun süre iddia
edildiği gibi bir demokrasi hamlesi değil, demokrasi kılıfını kullanan
tahakküm arayışlarının ifadesidir.
Filistin sorunu köklü bir sorun. Sadece Ortadoğu'nun
değil, gerek "realpolitik", gerek "uluslararası hukuk",
gerekse "siyasi ilke ve değerler" açısından tüm dünyanın,
bu çağın sorunu; dahası bir dehşet laboratuarı...
Bu tür laboratuarlar, "maske düşüren ve
oyun bozan" özellikler de taşırlar...
Nitekim ödenen onca bedel bir yana, "İsrail'in
Filistin saldırısı gücünü 11 Eylül politikalarından aldığı kadar,
bu politikaların meşruiyetini kaybetmesine", bu politikanın
ABD ve Bush'un gibi mimarlarının yalnızlaşmasına yol açmaya başlamıştır.
Filistin'in Afganistan'dan önemli farkları var.
Filistin sorunu Müslümanlar'dan sol kesimlere, demokrat sivil kuruluşlardan
AB kamuoyuna kadar geniş bir ittifak oluşturan bir dünya meseledir.
Bu ittifak siyasi ve ekonomik eşitsizliklerin ve bunlara karşı duruşların
bir yansımasını oluşturur.
Nitekim BM'nin bile Afganistan konusunda aldığı
karar ile İsrail'in işgal ve tacizini sona erdirmesini talep eden
kararı arasında dağlar kadar fark vardır.
Bu farklar uluslararası dengeleri ve ittifakları
etkileme gücüne sahiptir.
Şimdi hesaplarını gözden geçirme sırası, "dışarıda
utangaç içeride keskin" bir biçimde "11 Eylül'ü kendisine
uzanan bir yardım eli gibi algılayan bölge ve çevre devletleri"ne
gelmektedir.
Irak konusunda Arap ülkeleriyle aynı hatta bulunan,
onlardan destek almaya çalışan; buna karşılık "tank ihalesiyle
ve askeri anlaşmalarla Ortadoğu'yu katleden İsrail'e kaynak ve meşruiyet
sağlamaktan geri kalmayan Türkiye" bunlar arasında birinci
sırada yer alıyor.
Malum; Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait 170 tankın
modernizasyonu 668 milyon dolar bedelle İsrail'e ihale edilmiş durumda...
Umur Talu, Star Gazetesi'ndeki köşesinde iki
gündür yazıyor:
"İhaleyi alan İsrail IMI firmasının bünyesindeki
'Güvenlik ve Anti-Terör Eğitim Akademisi' karşı terör, keskin nişancılık,
kent savaşı, istihbarat eğitimi veriyor ve başında gizli servis
eski yöneticisi Yigal Levin var. Yani Türkiye, bu akademinin faaliyetlerini,
belki de ölümleri finanse ediyor..."
Türk Silahlı Kuvvetleri, İsrail ve ABD ordusu
ile birlikte bölgedeki yakın işbirliğinin ifadesi ve gösteri olarak
büyük bir askeri tatbikata hazırlanıyor...
Bu manzara, sadece etik ve siyasi değer açısından
bir rezalete işaret etmekle kalmıyor; realpolitik açısından da hazin
durumu ifade ediyor. Ediyor, zira 11 Eylül politikalarının, ABD-İsrail-Türkiye
üçgeninin şamarı, anlayan ve önemseyenler, bu ülkenin geleceğini
düşünenler için, Türkiye'nin suratına inmeye hazırlanıyor. Türkiye'yi
iyice bağımlı değişken haline getirmeye ve yalnızlaştırmaya hazırlanıyor.
İç dinamikler ile dış dinamikler arasındaki
bağlantıyı kimse unutmasın...
28 Şubat günlerinde PKK ile mücadele gerekçesiyle
Türkiye'nin Ortadoğu politikasını kökünden değiştiren İsrail askeri
anlaşmalarının meyvalarını topluyoruz bugün. Başka bir deyişle,
Çevik Bir'in hükümete haber bile vermeden imzaladığı anlaşmaların,
dönemin milli politika adı altında yürütülen askeri politikaların
sonucu bunlar...
Bu siyasi yetkililer siyasi sorumluluk taşımadığına
göre, kimden nasıl hesap soracağız?
Yetkili olanın sorumlu da olmasını gerektiren,
yetkiyi temsil kurumu etrafında tanımlayan demokrasi neden önemli
anlayabiliyor musunuz şimdi?
Ali Bayramoğlu
Yeni Şafak; 03.04.2002
|