geri dön
Arafat öldürülürse Türkiye ne yapar?  

Arafat'ın ölümü halinde Türkiye tahmin edilenden sert tepki gösterebilir

Muhabirimiz Ayşe Karabat'ın Ramallah'tan çıkarılmak üzere Türk Başkonsolosluğu aracına bindirildiği haberini Meclis kulisinde aldım. Saat 15.15'ti ve biz Dışişleri Bakanı Cem'in Başdanışmanı Engin Soysal ile birlikte Cem'in kürsüden yapmakta olduğu Ortadoğu konuşmasını izliyorduk.
Daha az öncesinde, diğer meslektaşlarımızla birlikte, kürsüde konuşacak milletvekillerinden Ayşe'nin Arafat'la birlikte süren mahsuriyetini dile getirmesini
rica ediyorduk. Neyse ki Ayşe Ramallah'tan kurtuldu.
Arafat kurtulamadı.
Bu yazının yazıldığı saatlerde AB ülkelerinin
Kudüs'teki diplomatları Ramallah'a girip Arafat'ı oradan çıkarmak üzere hâlâ kendilerine kontrol noktasını aşabilecek iznin verilmesini bekliyorlardı. İsrail Başbakanı Şaron, buna ancak "Arafat'ın bir daha geri dönmeyecek olması koşuluyla" izin vereceğini söylüyor, Filistin Yönetimi ise Arafat'ın bu koşullarda Ramallah'tan ayrılmasının söz konusu olmadığı yanıtını veriyordu.
Gerilim arttıkça, diplomasiye daha az yer kalıyordu. Diplomasinin gücü azaldıkça
da gözler çözüm için en güçlü görünene çevriliyor: O da ABD oluyor.
Önceki gün Dışişleri Bakanı Cem'in açıklamasında Ortadoğu'daki gelişmelerden ABD sorumlu tutulmuş ve dolaylı olarak ABD, İsrail'in tarafını tutarak gerilime zemin hazırlamakla eleştirilmişti.
Dün Meclis'teki görüşmelerde de Türk hükümeti
değil, ABD hükümeti eleştirildi. Ankara'dan çok Washington göreve çağrıldı.
SP adına konuşan Temel Karamollaoğlu açıkça görevin ABD'ye düştüğünü söyledi. MHP adına konuşan Şevket Bülent Yahnici ise, "ABD ve AB stratejik müttefikimizdir. Türk hükümetinin çözüme katkıda bulunma imkânı vardır. O halde Türk Dışişleri Bakanı atlayıp Washington'a gidebilmelidir" diye bir konuşma yaptı. Yani Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Türk Dışişleri Bakanı'na Ortadoğu'daki ateşin söndürülmesine katkı için gösterilen adres Kudüs değil, Washington
oldu.
'Hazin' de sayılabilir, gerçekçi de...

Sağduyulu Meclis
Meclis'in dünkü Ortadoğu oturumu aslında bir tür iç hesaplaşma da oldu. Özellikle ANAP'lı Kamran İnan'ın yaptığı konuşma üniversitelerin tarih ve uluslararası ilişkiler bölümlerinde okutulacak cinstendi.
TBMM, nadir görülen bir sağduyu ile Ortadoğu'da olan bitenin tanımını, saldırgan ile mağdurun niteliklerini ve gelişmelerin siyasi ve tarihi boyutlarını ortaya koyabildi.
Şöyle özetlenebilir:

·  Türk halkı ve yönetimi İsrail'in Filistin'de şu an uyguladığı şiddet politikasına karşıdır. Durdurulmasını istemektedir. Bundan Şaron yönetimini ve onu durdurma gücü olduğu halde durdurmayan mevcut ABD yönetimini sorumlu tutmaktadır.

·  Buna karşın Türkiye İsrail devletini de tanımaktadır ve tırmanan şiddetin İsrail halkını vurmasına da karşı çıkmaktadır.
İsrail yönetimine karşı devlet başkanlığı haklarını savunduğu Arafat'ı bir yandan intihar eylemlerini durdurmaya çağırması bunu gösteriyor.

·  Türkiye'nin tepkisi İsrail'e değil, Şaron yönetimine, sempatisi Arafat politikalarına değil, Filistin halkının yaşama ve var olma hakkınadır.
Bununla birlikte şu anda Ankara'nın
bütün dikkatinin Arafat'ın can güvenliğinde olduğu da bir gerçek.
Başbakan Ecevit'in dün Meclis Genel Kurulu'ndan çıkarken bir soru üzerine
"İsrail'le ilişkileri değerlendiririz" demesi, doğrudan bu endişe ile ilgili. Anımsanacağı gibi, aralık başında ABD Dışişleri Bakanı Powell Ankara'dayken Ecevit'in yaptığı "Şaron Arafat'tan kurtulmak istiyor" açıklaması, belki de Arafat'ın hayatının kurtulmasını sağlamıştı. Ecevit'in 30 Mart'ta Arafat telefonuna -şarjı bittiği için çıkamayınca yaptığı açıklama da akıllarda.
Gelinen noktada açıklıkla söylenebilir:
Şaron yönetimi Arafat'ın canına kasteder, ya da onu tutuklamaya, hapsetmeye kalkarsa, Ankara buna seyirci kalmayacak. ABD ve İsrail ile olanca yakın ilişkisine karşın, bu tepki tahminlerin ötesinde sert olabilir ve Şaron sonrasında, Filistin halkıyla barış isteyen bir iktidarın işbaşına
gelmesine dek sürebilir.

Murat Yetkin
Radikal
; 03.04.2002