Başka Avrupa Birliği yok!
 

MGK toplantısından çıkan 'Cumhuriyet'in niteliklerine uygun AB üyeliği' vurgusu anlamsız. Zaten tek AB üyeliği yolu var: Gerçekten demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olmak

Aralık 2002'deki Kopenhag zirvesi, AB tarihi bakımından en önemli zirveler arasındaki yerini aldı. Öncelikle AB ailesine girmeye aday 13 ülke hakkında verilen kararlarla AB tarihinin en büyük genişlemesi gerçekleşti. Romanya, Bulgaristan ve Türkiye hariç 10 ülke Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Estonya, Letonya, Litvanya, Kıbrıs Cumhuriyeti (Rum tarafı) ve Malta, AB'ye tam üye olarak davet edildi. Ardından 16 Nisan 2003'te Atina'da tam üyelik anlaşmaları imzalandı. Bu ülkelerde şimdi halkoylamaları peş peşe yapılarak Mayıs 2004'te AB ailesine giriş heyecanı yaşanacak. Bulgaristan ve Romanya'nın 2007'de tam üyelik koşullarını yerine getirerek AB'ye tam üye olması beklenmekte.
Türkiye için ise karar açık: Aralık 2004'e kadar Kopenhag Siyasi Kriterleri'ni yerine getirdiği zaman tam üyelik görüşmelerine başlanacak. Bu karar üzerine AB, Türkiye için yeni bir 'Katılım Ortaklığı Belgesi' (KOB) hazırladı ve Mart 2003'te bu belgeyi Türkiye'ye sundu. KOB esas olarak Ekim 2002'de ilan edilen İlerleme Raporu ışığında, siyasi kriterlerdeki eksiklerin tespitlerini içermekte idi.

UP ve paketler
Türkiye de vermesi gereken Ulusal Program'ı (UP) haziranda sundu. Bu arada önemli bir gelişme Mayıs 2003'te oldu.
Avrupa Parlamentosu (AP) Hollandalı Hıristiyan demokrat üye Oostlander'in hazırladığı Türkiye raporunu görüştü. Alınan kararda Türkiye'nin siyasi kriterlerdeki eksiklikleri yinelenerek bir ölçüde Kopenhag zirvesindeki tavsiyeler teyit edildi.
Hükümet de KOB'daki eksiklikleri dikkate alarak altıncı uyum yasa paketini TBMM'de yasalaştırarak Köşk'ün onayına sundu. Cumhurbaşkanı paketi, bir madde hariç onayladı. Terörle Mücadele Yasası'nın ünlü 8. maddesi vetoya takıldı. Özellikle askerlerin bu maddeye dair hassasiyeti biliniyor. Hükümetse TBMM'den maddenin aynen geçirilerek yasallaşacağını söyleyerek olumlu bir adım daha atıyor. Sırada yedinci uyum yasa paketi var. Hazırlıklar devam etmekte, ağırlıklı olarak ordunun siyasi rolünün anayasal rejim
içerisinde AB normlarına uyumlu duruma getirme içeriğinde olacağı söyleniyor.
Amaç çok açık: Ekim 2003'te açıklanacak olan 'İlerleme Raporu'nun olumlu çıkması ve ardından anayasal ve yasal değişiklik-
lerin uygulamaya yansıtılması ve Aralık 2004'te İtalya'da yapılacak olan AB Konseyi toplantısında üyelik müzakerelerinin başlaması için tarih alarak 2005'te tam üyelik müzakerelerine hemen başlamak.
AB'nin ve AB-Türkiye ilişkilerinde yakın tarihinin öncesi ve sonrasının özeti bu.

Kıbrıs bekliyor
AB, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Rum tarafını 1 Mayıs 2004'ten itibaren tam üyeliğe alacak, anlaşmalar imzalandı. Annan Planı masada duruyor; ancak tarafların görüşmeleri kesilmiş durumda. BM Genel Sekreteri Kofi Annan taraflardan plan dahilinde bir anlaşma işareti almadan görüşmeleri başlatmayacağını söylüyor.
Rum tarafı plan üzerinde görüşmelere birkaç değişiklik önerisiyle hazır olduğunu söylüyor. Denktaş ise "Bizim için masada herhangi bir plan yok" diyor. Ada halkı ise karşılıklı ziyaretlerde barıştan, dostluktan ve kardeşlikten güzel örnekler ortaya koyarak bir an önce adada istikrarın ve güven ortamının sağlanmasını istiyor. Halkın istekleri ile devlet ve siyasetçilerin yürüttüğü politika çelişiyor ve Kıbrıs sorunu daha'da karmaşık duruma getirilmek isteniyor. Oysa Annan Planı Türk tarafının yıllarca istediği 'güvenlik ve bağımsızlık' isteğine cevap verirken toprak paylaşımı ve nüfus yerleşimlerinde tarafların beklentilerine uygun bir zemin hazırlıyor.
Diğer yandan mal mübadelesi için ortak bir komisyon kurulması da planda bulunuyor. Kıbrıs sorununun görünen gündemiyle Annan Planı'na baktığımızda neden çözüm bulunamıyor diye şaşmamak elde değil. Herhalde görünmeyen gündem çözümü çıkmaza sokuyor. Bu gizli gündemin amacının Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğini dolaylı olarak engellemek olarak göründüğü söylenebilir.

TSK ve AB üyeliği
Genelkurmay Başkanlığı'nın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması; MGK'nın anayasal bir kurum olmaktan çıkarılarak, yapısının da sivil üyeler yana ağırlıkta değişmesi ve genel sekreterin sivil olması; Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararlarının yargıya açılması; TSK bütçesinin genel bütçe içine alınarak TBMM ve Sayıştay denetimine açılması; son olarak, TSK Kanunu'nda değişiklik yapılarak ordunun yönetime el koymasına zemin hazırlayan maddelerin kanundan çıkarılması ve ordunun 'ideolojisi olan bir kurum' olmaktan kurtarılmasına varan konularda epey bir vakittir tartışmalar AB düzeyinde ve ulusal düzeyde yapılageliyor.
Son olarak AP üyesi Oostlander'in hazırladığı ve AP'de kabul edilen raporda, TSK'nın siyasi rejim içindeki rolünden demokrasi açısından duyulan kaygılar dile getirilmiş ve bu durumun düzeltilmesi yönünde tavsiyelerde bulunulmuştur. Ancak gerek orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın Harp Akademileri'nde yaptığı son konuşma, gerekse 27 Haziran 2003 tarihli MGK toplantısı bildirisine bakıldığında, TSK'nın böyle bir değişikliğe gidebileceği işaretleri alınmamakta.
Hele son MGK bildirisinde yer alan, 'AB ile uyumun Cumhuriyet'in niteliklerine uygun bir anlayışla yerine getirileceği' ibaresi son derece tartışmaya açık ve kafa karıştırıcıdır. Çünkü böyle bir AB üyeliği statüsü yok. AB'ye her üye gibi Türkiye'de AB kriterlerini yerine getirmiş olarak üye olacak.
Diğer yandan 'Cumhuriyet'in nitelikleri'nden 82 Anayasası'nın 2. maddesini anlıyor isek, bu maddede, 'Atatürk milliyetçiliğine bağlı' hükmü dışındaki tüm niteliklerin AB kriterleriyle hiçbir çelişkisi yok, yani demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olma niteliği AB ile uyumlu, halbuki TC devletinin bu özellikleri tartışmaya açık.
AB'ye üyelikte devlet olarak bu eksikliklerimizi gidereceğiz ve gerçekten demokratik, laik sosyal bir hukuk devleti olacağız. Atatürk milliyetçiliğine gelince bu, Anayasa düzenlemesi hem ideolojisi olan bir devlet, hem de Türk milliyetçiliği temelinde bir devlet kimliğine sahip olduğumuzu gösteriyor. MGK bildirisinde yer alan devlet olarak bu niteliğimizi koruyarak AB'ye üye olalım anlayışı ise böyle bir AB üyeliği arayışı boşuna.
Çünkü hem Kopenhag Siyasi Kriterleri'nde olsun ve hem de son olarak tartışmaya açılan Avrupa anayasası taslağında olsun ideoloji ve milliyetçilik temelinde bir devlet kimliği reddilmektedir. Nedeni açık:
Kişilerin ve partilerin ideolojisi olur, insanlarınsa sadece milliyeti olur. Bu nitelikler devlette olursa o devlet demokratik olmaz, çünkü farklı ideoloji ve etnik özelliğe sahip yurttaşları arasında ayrımcılığa dayalı uygulamalarda bulunur.

Sonuç
Türkiye'nin tam üyelik müzakerelerine başlaması için ilk etap belli:
Uyum yasalarını Meclis'te kabul ederek siyasi kriterleri yerine getirmek ve Ekim 2003'te yayımlanacak 'İlerleme Raporu'nun olumlu çıkmasını sağlamak. İkinci etapta da Mayıs 2004'e dek Kıbrıs sorununu Annan Planı zemininde müzakere ederek bir anlaşmaya varmak. Son olarak da insan hakları ve özgürlüklerini kabul eden bir hukuk devleti olduğunu uygulamalarında göstermek. Tüm bunlar bizi 2005'te AB ile tam üyelik müzakerelerine hemen başlatmakta yeterli kılacaktır. Gelin AB ile Türkiye'nin tarihinde birbirlerine bu kadar yakınlaştığı bu fırsatı halkımızın çıkarları için kaçırmayalım ve insanımızın yüzde 80'e varan bu isteğini gerçekleştirelim.
Gelin gerçekten demokratik, laik, sosyal bir hukuk projesi olan AB içindeki yerimizi alalım. Gelin ülkemizi 'muasır medeniyet'e, Mustafa Kemal'in dediği gibi, ulaştıralım.
Mustafa Paçal: Öz Gıda-İş Sendikası Genel Sekreter Yardımcısı


Mustafa Paçal, Radikal
11.07.2003