Şimdi neredeyim

 

BANA göre, bu yılın en önemli sözleri, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, 28 Şubat'la ilgili analiziydi.

Başbakan, 28 Şubat sonrasında Milli Görüş'le yollarını ayırdıklarını çok açık sözlerle ifade etti.

Herkesin siyasetle ilgilenmeye başladığı bir miladı vardır.

Benimki, 27 Mayıs 1960'ta gerçekleştirilen askeri darbeydi.

KÖTÜLÜĞÜN BAŞI

Aklımda kalan ilk gerçek siyasi slogan da, ‘‘Ordu-millet el ele’’ solganıydı.

O tarihten bugüne kadar geçen süreyle ilgili görüşüm, bana göre tutarlı, başkalarına göre ise zikzaklar çizen bir çizgidir.

Ben 43 yıllık bu tarihi sürece, kendimce şöyle bakıyorum.

27 Mayıs darbesi, Türkiye'de siyasi alandaki kan davalarının ve kötülüklerin miladıdır.

Çünkü 27 Mayıs, haklı hiçbir gerekçeye dayanmayan, arkasında halk bulunmayan, kendine aydın diyen dar bir darbeci zümrenin, ordunun hiyerarşik düzenini bozarak gerçekleştirdiği bir darbeydi.

Ne yazık ki Türkiye, bu darbe ile ciddi bir hesaplaşmayı yapamadı.

Bunun da çok acısını çekti.

Yakın tarihimizin ikinci büyük hatası 12 Mart ve onu izleyen dönemde üç gencin asılmasıdır.

Bu olay, 27 Mayıs'ta başlayan kan davasını, toplumun öteki kesimine de yaymış ve 12 Eylül'e giden yolun taşları, bu kanlı duygularla döşenmiştir.

Buna karşılık, 12 Eylül 1980'de askerlerin yaptığı müdahaleyi sonuna kadar haklı görürüm.

Benim de aralarında bulunduğum çok sayıda insanın hayatı bu müdahale sayesinde kurtulmuştur.

Ama bundan önemlisi, 12 Eylül müdahalesinin arkasında çok ciddi bir halk desteğinin bulunmasıdır.

Bu müdahalenin lideri Evren Paşa bugün halk arasında göğsünü gere gere geziyorsa, gittiği her yerde hálá büyük ilgi görüyorsa, bunun nedeni, işte bu haklılıktır.

BALANS AYARI

Ama 12 Eylül'ün Türk siyasetine en büyük katkısı, aşırı sol ve aşırı milliyetçi marjinal hareketlerin, iktidarı ele geçirme umutlarını bir daha canlanmamacasına söndürmesidir.

Bu bakımdan, Türkiye'nin demokrasi yürüyüşünde ilk ciddi ‘‘balans ayarı’’ 12 Eylül'de olmuştur.

Yine bana göre, Cumhuriyet tarihimizin ve demokrasi yürüyüşümüzün ikinci büyük ‘‘balans ayarı’’ 28 Şubat'tır.

Çünkü 28 Şubat süreci, Türkiye'de aşırı dinci kesimin laik düzeni yıkarak, kendine uygun bir rejim kurma umudunu söndürmüştür.

ŞİMDİ NEREDEYİM

Böylece aşırı sol ve aşırı sağın anti-demokrat ruhundan sonra, aşırı dinci ve anti-laik ruha da dur demiştir.

Bu nedenle 28 Şubat sürecini bütün kalbimle destekledim. Ve hayatımın sonuna kadar bunu gururla savunacağım.

Çünkü şöyle düşünüyorum.

Türkiye'de gerçek demokrasinin yolu, bu iki askeri müdahalenin yaptığı balans ayarı ile açılmıştır.

Azınlık istibdatlarına yol açacak sivil darbelerin yolu bu sayede kesilmiş ve bugün yaşadığımız uzlaşmaya doğru gelebilmişizdir.

Bazıları soruyor, 28 Şubat’ı destekleyen bugün demokrasiyi nasıl savunur? Asıl ben onlara soruyorum, dün 28 Şubat’ın bertaraf ettiği tehlikeyi görmeyenler bugün demokrasiyi nasıl savunur?

Şimdi geldiğimiz bu noktada neyin arkasında duruyorum.

Yıllardır olduğu gibi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin tam üyesi olmasını savunuyorum.

Müreffeh ve çağdaş bir demokratik ülke olmayı hak ettiğimize inanıyorum.

Türk halkının isteğinin de bu doğrultuda olduğuna inanıyorum.

Çünkü o halk, ‘‘Ben Milli Görüşçüyüm’’ diyen Erbakan'ı seçim sandığında silerken, ‘‘28 Şubat'la birlikte Milli Görüş'le yolumuzu ayırdık’’ diyen Erdoğan'ı tek başına iktidar yaptı.

Anketlerin hemen hepsi, Türk halkının yüzde 70 gibi ezici çoğunluğunun AB üyeliğini desteklediğini gösteriyor.

Çalıştığım gazete Hürriyet, işte bu hedeflere kilitlenmiş bir gazetedir.

Her türlü görüş yan yana ve uygar biçimde ifade özgürlüğüne sahiptir.

Bu gazete, ülkenin bütünlüğü tehlike altında olduğu zaman, gözünü kırpmadan devletinin saflarında yer almıştır.

HÜRRİYET'İN ÇİZGİSİ

Laikliğe karşı siyasi akımlar güçlendiği zaman, üzerine düşen görevi fazlasıyla yapmıştır.

Bugün de Avrupa'ya giden yolda yürüyen medeniyet cephesinde yerini almıştır.

Çizgimiz budur...

Ertuğrul Özkök, Hürriyet
23.08.2003