|
Kirli yüzünü ortaya koymadan 28 Şubat'ın bir demokrasi mücadelesi
olduğunu söylemek ayıptır
Türkiye kaçınılmaz olarak yakın tarihiyle hesaplaşma dönemine giriyor.
12 Eylül ve 28 Şubat müdahaleleri hakkında herkes tutumunu açıklıyor.
Bu konular elbette bir gazete köşe yazısı çerçevesi içinde ele
alınıp tartışılamaz. Bu yazılar, ancak yazarının demokrasi ve askeri
müdahaleler hakkındaki tutumunu açığa koyar, o kadar.
28 Şubat'ı ele alalım.
28 Şubat, sandıkta kaybetmiş sivil siyasetçinin, sivil-asker bürokrat
ve medya gücünü arkasına alarak siyasi iktidarı ele geçirme hamlesidir.
28 Şubat, bizzat büyük medyanın desteklediği bir süreçtir.
28 Şubat'ı gündeme getirip sonuçlarını tartışmazsanız, konuyu sadece
kendi çıkar açılarınızdan değerlendirmiş olursunuz.
Baştan şunu söyleyelim; Türkiye'de hakim olan sistem başbakanlık
sistemidir, Türkiye'yi başbakan yönetir.
Bugün dönüp geriye baktığımızda gördüğümüz tablo şudur: Erbakan,
baskılar sonucu başbakanlığı Çiller'e vermeyi kabul etmiştir. O,
Çiller ise Sultanahmet Meydanı'ndan Türkiye'nin en büyük iki medya
kuruluşuna savaş ilan etmiştir. Yani, büyük basının en istemediği
başbakan adayıdır.
28 Şubat'a sadece laik-şeriatçı penceresinden bakmak, bu nedenle
daha baştan yanlıştır.
Ayrıca bu dönemde askeri müdahaleye karşı çıkan aydınların maruz
kaldığı muameleyi görmezden gelip o döneme övgüler düzmek de ahlaken
yanlıştır.
Ancak 28 Şubat'ın asıl çarpıcı yönü sonuçlarındadır.
28 Şubat Türkiye'nin en zayıf, medyaya en borçlu siyasi iktidarının
ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Mesut Yılmaz, milli iradenin verdiği karar sonucu değil, yukarıda
özetlediğim güçlerin ittifakı sonucu başbakan olmuştur. O da bunu
çok iyi bildiği için iktidara gelir gelmez borç ödemeye başlamıştır.
Yılmaz iktidarının elektrik dağıtım kararları Türkiye demokrasisinin
utanç belgesidir.
Elinde televizyon veya gazete olan her patrona, TGRT'den Doğan
Grubu'na kadar, bir bölgenin elektrik dağıtım ihalesi verilmiştir
(Dönemin Enerji Bakanlığı Müsteşarı Yurdakul Yiğitgüden bugün bu
ihaleler nedeniyle "ihaleye fesat karıştırmak" suçundan
tek başına yargılanırken bu işten sıyırtanlar da Türkiye Cumhuriyeti
aleyhine uluslararası tahkimde avanta peşinde koşmaktadır).
Medya hem kendisine kan kusturabilecek bir kişinin başbakanlığını
engellemiş, hem de kendine borçlu bir ismi başbakanlık koltuğuna
oturtabilmiştir.
O dönemde işin o kadar suyu çıkmıştır ki, medya patronlarına danışılmadan
bakan bile belirlenemez olmuştur.
O günle bugün arasındaki en büyük fark şudur. O dönemde "Başbakanlık
Takip Kurulu" vardı, bugün tek kişilik "Başbakanı Takip
Kurulu" var.
O dönemde pijaması şortu ile başbakan karşılayanlar, içki masalarında
göbek atanlar, şimdi sünnet, düğün, marina açılışı demeden başbakan
kovalamak durumuna düşmüştür.
Demokrasi açısından en önemli sonuçlardan biri budur.
28 Şubat sonrası dönem, yakın tarihte kirliliğin en çok yaşandığı
dönemdir.
Medya-siyasi iktidar yakınlaşmasının suyu çıkmış, Ankara, İstanbul'daki
gazete merkezlerinden yönetilir hale gelmiştir.
28 Şubat'ın acı sonuçları bir sonraki seçimde de kendini göstermiş,
Türkiye yönünü kaybetmiş bir biçimde sandığa gitmiş, siyasetçinin
sesi kısılarak yapılan seçim sonucu yine varlığını medyaya borçlu
bir siyasi iktidar ortaya çıkmıştır.
Böyle olduğu içindir de POAŞ ihalesi gerçekleşmiş, Doğan Grubu
üst düzey yöneticisi Vural Akışık kamu bankalarının başına geçip
Doğan Grubu'na ballı börek bir banka satmış, görevini yerine getirip
tekrar patronunun yanına dönmüştür.
Akışık döneminin yakından incelenmesinin daha da çarpıcı sonuçlar
ortaya çıkaracağından hiç kuşkum yok.
Özetle, laiklik adı altında bir talan siyaseti yürütülmüş, siyasi
iktidar milli iradenin değil, İstanbul büyük medyasının çıkarlarını
koruma görevini üstlenmiştir.
28 Şubat'ı bu yüzünü görmeden savunmak ayıptır.
Kirli yüzünü ortaya koymadan, 28 Şubat'ın bir demokrasi mücadelesi
olduğunu söylemek ayıptır.
12 Eylül ve 28 Şubat'ı savunup demokrat diye ortaya çıkmak daha
büyük ayıptır.
28 Şubat bir rant kavgasıdır.
Kazananlar ve elde ettikleri sonuçlar ortadadır.
12 Eylül'ü, oraya nasıl gelindiğini, yargısız infazları, cezaevlerinde
yaşanan acıları gündeme getirmeden, tartışmadan savunmak ayıptır.
Böyle bir ayıba karşı çıkamıyorsanız, yapmanız gereken susup oturmaktır.
Demokrasiye ilkeler açısından değil de patronunuzun çıkarları açısından
bakarsanız, bir gün darbeci, bir gün demokrat olursunuz. Bu da hepsinden
ayıptır.
Ergün Babahan, Sabah
24.08.2003
|