|
Sanal gerçek, sözcüğü moda. Sadece moda değil, aynı zamanda model.
Sadece model de değil; bireysel ve kitlesel iletişim dünyasında,
türlü oyun teorilerinde kendi başına bir gerçek.
Ama bu gerçeğin değmediği noktalar da var.
Siyaset bunların başta geleni...
Devlete, hükümete ilişkin siyaset ya da üniversitelere, medyaya
ilişkin siyaset, ne tür araçlar kullanırsa kullansın, ne tür kurgular
üzerine inşa olursa olsun toplumdan gelen yaptırıma ve sınamaya
tâbi olduğu sürece, sosyal hayatın türlü, çelişkili ve çıplak gerçeklerinden
kopuk olamaz.
Hatta, "sanal" olanla ilişki kurduğu, "sanallaştığı"
oranda marjinalleşir; bunalıma, sıkıntıya düşer.
Ülkedeki "medya siyaseti" bu konudaki en tipik örneklerden
birisi...
Öykü bildik; son on yılda teknolojik gelişmeler, ekonomik yeni
gruplaşmalar, kuralsız bir rekabet çerçevesinde medya "izleme
ve denetleme işlevi" yanına bir de devlet-siyaset ilişkilerine,
hatta devlet içi, siyaset içi denklemlere, çatışmalara "aracılık
işlevi"ni ekledi. Bu çatışmalara taraf olarak güçlenmeye çalıştı.
Vatan Gazetesi'nde yayınlanmaya başlayan 28 Şubat öyküsü bu durumun
açık ve acı örneklerinden...
Diziyi yazanlar ve yayınlayanlar o dönemde bunları öğrenip, bilip,
yazamayan gazeteciler olmaktan çok; anlattıkları gelişmelerin üretimine
her düzeyde katılmış, anlatılanın içinde aktif rol oynamış, "laiklik
tehlikede" gerekçesinin arkasına sığınarak kendi çıkarları
için bilinçli ve açık bir şekilde bu çatışmanın ortasına atılmışlardı.
Ünlü Andıç meselesinde olduğu gibi kendi arkadaşlarını bile çıkarlarına
kurban etmişlerdi. Öylesine ki, 28 Şubat'ta askerin mi medyayı yoksa
medyanın mı askeri kullandığı sorusunun yanıtı oldukça karmaşıktır.
Bu yeni işleviyle son on yılda medya, inançlardan vicdanlara değin
toplumsal kültüre el atıp metalaştırırken, politik ve ekonomik konumu
ve çıkarları çerçevesinde, bu kültürün unsurlarından bazılarını
bildiğince seçti. Bu unsurlar arasında arzusunca hiyerarşi kurdu.
Ve ilk aşamada "sanal bir kültür", bir "medya kültürü"
oluşturdu.
İkinci aşamada "fanus içinde büyüttüğü bu sera kültürü"nü
toplum, toplumun gerçek resmi, gerçek kültürü olarak sundu.
Ama eşyanın tabiatına aykırı bu aşı tutmadı.
Medya faaliyeti açısından, bu faaliyetin ticari, etik, siyasi ögeleri
açısından orta vadede kendi yaşam alanını daralttı.
Yapılan aşıdan başka bir yapı filizlendi.
Sanal kurgular, maliyeti yüksek sanal okurlar, sanal tüketiciler
kategorisini doğurdu. Bu doğumun medyaya bir finansman aracı olarak
sanal bir zenginliği, bolluğu, şişkinliği empoze etmesi kaçınılmazdı.
Sonuç olarak ,"fanus içinde büyütülen sera kültürü" ile
buna dayanan sanal bir etkinlik, o etkinliği kullanan, o etkinlikten
beslenen kesimler tarafından bile, siyaset ve etik açısından sorunlu
hale geldi, anlamını, hatta değerini yitirmeye başladı.
Bu durum, bir dönem farkedilemedi.
Zira Türkiye uzun bir süre hükümet ve devlet siyaseti açısından
da bir süredir benzer bir durum yaşamış, ülkeye sanal bir toplum
anlayışından hareketle sanal gerçekler üreten sanal bir siyaset
egemen olmuş, bu koşullarla medya durumu epey süre idare etmişti.
Hem yolsuzluğun, suistimallerin, aşırı büyümenin merkezi haline
gelmiş, hem bunların hesabını kamuoyu adına sorma rolüne soyunmuştu.
Ama siyasette sanal olan ancak gerçekleri bastırabildiği oranda,
yani bir süre yaşar.
Türkiye açısından bu süre bitti.
AB'nin ülkeye siyaset pompaladığı bir dönemde yapılan 3 Kasım seçimleri
siyaset-toplum ilişkilerinde zayıflayan bağları güçlendirdi. Siyasi
kararların meşruiyet zemini devletten topluma kaymaya yüz tuttu.
Bu gelişme basının Türkiye'deki ayrıcalıklı işlevini, devlet ve
siyaset, devlet kurumları arası ve siyasi gruplar arasında "taraflı
aracı" olma işlevini zayıflattı, hatta anlamsızlaştırdı.
Nitekim bu süreçte ülkedeki üç büyük basın grubundan ikisinin başı
belaya girmesi bir tesadüf değildir.
Bu gelişmenin sonuçları da hafife alınacak gibi değildir:
Sabah ve Star grupları yolsuzluk, tehdit, suistimal felaketinin
ortasına yerleştiler. Sadece maddi olarak değil imaj olarak da dibe
vurdular ve geri kalanları bu imajın içine çektiler. Daha doğrusu
bu imajın diğerlerini de ne denli kuşattığı gösterdiler. Aralarındaki
kavgalar her geçen gün diğer karalık yönlerini ortaya çıkarıyor.
Bugün büyük gruplar içinde ayakta kalanlar, gazetecilik başarısından
çok, üzerlerine gidilmediği, belki de siyaseten gitme zamanı gelmediği
için ayakta durabiliyorlar. 200 ile 500 bin arasında değişen okur
sayısı ne oluşturdukları reklam tekelinin karşılığı ne de taşıdıkları
iddia ettikleri toplumsal meşruiyetin.
Aracılık yapacak bir şey kalmayınca, aracı da kalmaz...
Medya, er geç ya da geç, ya kendi arzusuyla ya da koşulların dayatmasıyla
değişecektir...
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
09.09.2003
|