| |
Uzanlar hakkında yargı kararları ortaya çıkmaya başladığında İsmet
Berkan çok önemli bir yazı yazmıştı. Yazısında, Berkan, Uzanlar
poltikaya atıldığı için başlarına bunların geldiğini belirtiyordu.
Eğer Uzanlar da kenarda dursa, ticareti vazgeçemedikleri maksatları
haline getirse bir süre sonra belki bu iktidarla da 'ortak' olabilecekti.
Vehbi Koç da başarısını daima bütün partilere esşit mesafede olmasına
bağlıyordu.
İsmet Berkan'ın bu saptaması Türkiye'deki siyaset-ticaret ilişkisini
göstermesi açısından son derecede ilginçti. Çünkü, çok ciddi bir
tarihsel gerçeğe işaret ediyordu.
O tarihsel gerçeği geçen gün Rifat Hisarcıklıoğlu'nun bir açıklaması
da yerli yerine oturttu. Hisarcıklıoğlu'na göre artık siyasal devirlerin,
partilerin kendi zenginlerini yaratma dönemi sona ermişti. (Gerçi
bunun niye böyle olduğu açıklamada belirtilmiyor ama ben bunu hiç
değilse bu yönde oluşmuş bir talebin ifadesi şeklinde değerlendirmek
yanlısıyım ve o da hiç öyle az buz bir şey değil.) Bu iki açıklamanın
yan yana okunması Türk toplumunun ve siyasal yaşamının en önemli
gizini açığa vuruyor.
Gerçekten de 1908'de İttihat ve Terakki Partisi'nin olayların gidişine
el koymasından sonra Türkiye'de siyasal yaşam daima bir burjuvazi
yaratma heyecanıyla somutlaştı. İttihatçılar, yapmak istedikleri
atılımın tek başına, sınıfsal bir destek olmaksızın başarılamayacağını
Avrupa deneyimine
bakarak anlamıştı. O nedenle Kara Kemal'in öncülüğünde örgütlenmeye
ve kendilerini destekleyen bir sınıf yaratmaya uğraştılar.
O sınıf iyi kötü bir burjuvaziydi. Üstelik de dönemin milliyetçi
özellikleri nedeniyle 'Türk' olmasına özen gösterilen bir burjuvaziydi.
Talat Paşa'nın dâhiyane olduğu söylenen örgütçülüğü de işin içine
katılınca bu burjuvazi ilk kez taşrada biçimlenmeye başladı. Bir
süre sonra da ortaya çıkan Kurtuluş Savaşı ve Kemalist dönemin destekçisi
oldu. Bu gelişmenin iki açılımı vardı.
Türkiye'nin, Batı'da olduğu gibi yerleşik bir burjuvazisi yoktu.
Olanı kozmopolitti.
O nedenle burjuvazi bir sınıf olarak devlete herhangi bir siyaset
dayatmıyordu, tarihi aşağıdan yukarıya ve haklar doğrultusunda biçimlendirmiyordu.
Bu birinci sonuç. İkincisi daha da ilginç. Çünkü, İttihat ve Terakki
döneminden başlayarak verilen karar doğrultusunda
bizzat devletin oluşturduğu burjuvazi, göbekten devlete bağlı olacağından
asla ona dönük bir tehdit oluşturmayacaktı. Bu da Türkiye'de her
şeyin yukarıdan aşağıya biçimlendirilmesinin nedeni.
Devletin tarihsel koşulların zorlamasıyla da bulduğu ve uyguladığı,
kendi çıkarları açısından bakınca çok işine yarayacağı bir modeldi
bu. Çok yakın döneme kadar da dikkatle uygulandı. Her iktidar alternatiflerine
karşı güçlü olmak için belli bir kesimi palazlandırdı. DP taşra
burjuvazisini ticaret burjuvazisine dönüştürdü ve kendi zenginlerini
yarattı. AP, ticaret burjuvazisini sanayi burjuvazisine evriltti
ve yandaşlarını buldu. Özal, müteahhitlerini ve ihracat zenginlerini
ortaya çıkardı. DPT, Türkiye'de bu sistemin nasıl işlemesi gerektiğine
karar veren politikaları üretti ve kontrol mekanizmasını oluşturdu.
Şimdi, belki IMF ve AB yasaları bağlamında biraz buradan uzaklaşılıyor.
Bugün eğer TÜSİAD veya diğer sivil kuruluşlar, çıkar örgütleri daha
ferah bir biçimde devlete karşı çıkabiliyorsa bu burjuvazinin kendisini
devletten nispeten bağımsız bir biçimde hareket edebileceği bir
kuvvette hissetmesindendir. Liberalizmin başladığı nokta da budur.
Sivil bir toplumun inşası da bu yoldan mümkün olabilir.
Şimdi geldiğimiz nokta daha ileri gider mi, götürülür mü, göreceğiz.
H. Bülent Kahraman, Radikal
24.09.2003
|