geri dön
İfade özgürlüğü ve ifadesizlik  

Hikâyeyi herkes biliyor: Bir süre önce Erdoğan'ın Rize'de bir meydanda 10 yıl kadar önce yaptığı bir konuşmanın video kasedi ortaya çıktı.
Zaten aklı başında herkeste yeterince mevcut olan Erdoğan'a ilişkin kuşkular iyice alevlendi, Erdoğan'ın zamanında sahip olduğu bu görüşlerinde değişiklik olup olamayacağı gazete köşelerinde tartışılmaya başlandı.
Tayyip Erdoğan ve zihniyetinin Türkiye için, demokrasi için bir tehlike olduğunu düşünen hatırı sayılır bir kesim var Türkiye'de. Fakat sanki bu kesimin bir siyasi partisi yok. Gazetelerde köşe yazarlarının yazdığına Türkiye'nin 'laik düzeni savunan' siyasi partileri katılmadı, ne Başbakan Bülent Ecevit ne de Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz, Tayyip Erdoğan'ın bu sözlerinden hareketle kuvvetli birer siyasi çıkış yaptı. (Başbakan bu çıkışı ancak iş işten geçtikten sonra, dün yapabildi.)
Erdoğan da çıkıp 'Bu görüşlerim yanlıştı, şimdi doğru düşünüyorum' demedi, diyemedi.

Zaten beklemiyorduk da...
Rize Cumhuriyet Savcısı ve Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel harekete geçtiler. Gerçi sözlerde bulunduğu öne sürülen suç unsurları ya zamanaşımına giriyor ya da cezaları erteleme yasasının kapsamında kalıyordu ama Nuh Mete Yüksel bu durumun etrafından dolaşmanın da bir çaresini buldu, Erdoğan'ı 146. maddeden soruşturmaya başladı.
Siyasiler, Tayyip Erdoğan'ın sözlerini ya önemsememişler ya da ciddiye almamışlardı. Oysa Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun ve dolayısıyla TSK'nın sözlere ciddi tepkisi vardı. Birincisi, Erdoğan'ın 1992'de TSK'yı 'askerleri yeterince eğitmeyerek PKK'nın önüne, ölüme
sürdüğü' yolundaki ithamı çok ağır bir ithamdı. Ayrıca rejimin niteliğine, yani laikliğe ve 'beklenen İslam'ın zaferine' ilişkin siyasi sözler de cevapsız-düzeltmesiz ortada duruyordu.
Türkiye'de siyaset ve rejim bir kez daha bile bile ladese doğru ilerliyordu.
Derken, Orgeneral Kıvrıkoğlu, beklendiği gibi 23 Nisan resepsiyonunda gazetecilerle konuştu ve bilinen ağır sözleri sarf etti. Konu siyasiydi ama Genelkurmay Başkanı ile Erdoğan polemik yapıyordu.
Tayyip Erdoğan'ın Genelkurmay Başkanı'na cevap verdiği gün DGM Savcısı Yüksel de Erdoğan'ı ifade vermesi için DGM'ye çağırıyordu. Dün DGM'ye giden Erdoğan tutuklanma istemiyle yedek hâkimliğe sevk edildi.
Bu yazı, Erdoğan henüz yedek hâkimlikte ifade verirken yazılıyor. Erdoğan tutuklansa da tutuklanmasa da artık önemi yok. Önemli olan bir siyasi parti genel başkanının başına gelenler.
Konuşma 146. madde kapsamına girer mi girmez mi, bunlara mahkeme karar verecek, biz değil.
Bu ülkede ifade özgürlüğünü savunuyoruz. Sanıyoruz ki, en azından iktidardaki hükümet ve kısmen muhalefet de aynı görüşte. İfade özgürlüğünden kasıt, düşüncelerin şiddet ya da şiddet çağrısı içermedikçe özgürce açıklanabilmesi. Ne kadar aykırı olursa olsun, neyi savunuyor olursa olsun bu bütün düşünceler için geçerli.
İfade özgürlüğünü savunanlar ne diyor? "Eğer o düşünce ifade ediyorsa, ben de karşıt düşüncemi söylerim, onun sözleri rejimi tehdit ediyorsa ben rejimi savunurum."
Tayyip Erdoğan, şiddete dönüşmeyen sözleri nedeniyle hapse girmesin, hapis tehdidi altında yaşamasın. Tamam ama bir dizi soru da ortada duruyor:
Peki Tayyip Erdoğan'a karşı siyasilerimiz rejimi yeterince savundu mu? Biz de bir 'Le Pen sendromu' mu bekliyoruz, demokrasiyi karanlık düşüncelere karşı savunmaya başlamak için? O zaman, aynen 28 Şubat'taki gibi çok geç kalınmış olmayacak mı? Türkiye'de demokrasiyi ve laikliği savunacak siyasi parti kalmadı mı ki, Genelkurmay Başkanı konuşuyor?
Türkiye maalesef hiç de iyi durumda değil. Hele yorgun ve bezgin siyaset esnafı hiç göz doldurmuyor.
Türkiye bir demokrasi olarak kalacaksa -ki kalacak bu rejimi içine sindirmiş insanların
siyasete girmesiyle, siyaset sahnesinde yerini almasıyla olacak bu.
Tayyip Erdoğan'la da, onun zihniyetiyle de yapılacak mücadele siyasi bir mücadeledir her şeyden önce.
O siyasetçilerin ortaya çıkması için gereken ortam yaratılmalı. 'Makul çoğunluk'un Erdoğan'a ve partisine sempatiyle baktığına inanmak istemiyorum çünkü.


İsmet Berkan
Radikal; 26.04.2002