|
Hüseyin Kıvrıkoğlu "resepsiyon muhtırası"
ile, bir anda gündemi değiştirdi. Türkiye, böyle devam ederse, fakir
bir Ortadoğu ülkesi olarak kalacak. Avrupa Birliği, "gölgeli
demokrasiyi" içine almaz.
İşin tuhafı, Kıvrıkoğlu kendisine "Erdoğan
değişmiş olabilir mi?" diye soranlara, 10 yıl önceki konuşmayı
işaret ederek: "Düşüncelerinin değişip değişmediğini görüyorsunuz"
cevabını vermiştir.
Oysa, değişip değişmediğini, Erdoğan'ın 10 yıl
önceki değil, bugünkü konuşmaları belli eder.
Kıvrıkoğlu'nun sonraki sözleri de belli bir
insicam ve mantık takib etmiyor: "Değişen bir düşünce gördünüz
mü bugüne kadar? Biz boşuna demedik '28 Şubat bin yıl devam eder'
diye. Niçin söyledik? Değişmeyeceğine işaret ettik. Çünkü bin yıl
değişmedi."
10 yıl önceki kaset Erdoğan'ın bugününü değil,
dününü gösterir.
Zaman aşımı ve erteleme
AK Parti Genel Başkanı, düne göre değiştiğini
söylüyor; acaba 28 Şubat bu denklemde nereye oturuyor?
Bu birinci sorum.
İkinci sorum, hem 312'lik suçlar, hem de 159'uncu
madde ihlâli (Türk Silâhlı Kuvvetleri'ni tahkir ve tezyif) zaman
aşımına uğradı. Çünkü, cezası 5 yıldan az olan filler için zaman
aşımı 5 yıl.
Öyleyse Kıvrıkoğlu niçin, zaman aşamının 15
Mayıs 2002'de dolduğunu söylüyor? Kurmayları yanlış bilgi mi verdi
kendisine? Bırakınız zaman aşımını, miting meydanlarındaki beyanlar,
erteleme kanunu kapsamına girdi. Dolayısıyla gene Erdoğan hakkında
dava açmak mümkün değil.
Acaba bu bilgiler de mi Hüseyin Kıvrıkoğlu'na
ulaşmadı?
Madde 146
Gelelim 146'ncı maddeye. En komik uygulama da
bu.
Nuh Mete Yüksel, esasında dikkatli bir hukukçu;
ama irtica ile mücadele maksadıyla, kendisini ve kariyerini feda
etmeye hazır görünüyor. Ciddiyetinden taviz veriyor.
146'ncı madde, 1960'da Menderes, Polatkan ve
Zorlu ile diğer DP milletvekillerine uygulandı. 3 siyasetçi anayasayı
ihlâl ettikleri gerekçesiyle, bu maddeye dayanılarak darağacına
gönderildi.
O tarihte de meşru hükûmet üyelerine 146'ncı
maddenin tatbiki çok tartışılmıştı. Çünkü 146'ncı madde, Anayasa'yı
ihlâle "cebren teşebbüs"ü cezalandırıyor. "Cebir"
kullanma şartını arıyor.
146'ncı madde, esas itibariyle, başarısız hükûmet
darbeleri için yazılmış bir metin: "Anayasa'nın tamamını veya
bir kısmını tağyir (çiğneme) ve tebdil (değiştirme) veya ilgaya
(ortadan kaldırmaya) ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet
Mecisi'ni iskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs
edenler, idam cezasına mahkûm olur.
Gerek yalnızca, gerek birkaç kişi ile birlikte,
nutuk irat ederek veyahut neşriyat icra ederek yukarıdaki cürümü
işlemeyi teşvik edenler için de, fesat, teşebbüs derecesinde kalsa
dahi, idam hükmolunur."
Tayyip Erdoğan PKK ile savaşan insanların özel
eğitimli olmasını savunduğu için veyahut dünyanın tanıdığı Rabbani
Hükûmeti'ni kutladığı için, Anayasa'nın cebren ihlâline destek mi
vermiş addedilecek?
Burada cebir unsuru nerede? DP'liler yargılanırken,
"Demokrat Parti iktidardaydı. İktidar gücü cebir unsurunu oluşturur"
demek suretiyle hukuk ve mantık dışı bir yorum yapılmıştı. Anayasa,
milletvekillerini kullandıkları oylardan sorumlu tutmamasına rağmen,
Demokrat Partili parlamenterler oylarıyla Anayasa'nın cebren ihlâline
iştirak etmiş sayıldılar.
Aradan 40 yıl geçtikten sonra aynı hukuk katliamına
mı şahit olacağız?
Zaten, söz ve yazıyla gerçekleşen hukuk ihlâlleri
–istisnasız– erteleme kanunu kapsamına girdi.
Arşiv taraması
Ufak bir arşiv taraması yaptım. Ve bugün Erdoğan'a
en yüksek sesle çullanan Hürriyet gazetesinin, PKK kurşunlarına
hedef olan erleri korumadı diye Genelkurmay Başkanı'na yönelik ağır
eleştirilerine rastladım.
"Askerini korumayan devlet, kendini nasıl
korusun? Bu vatan evlâtları, silâhsız, korumasız eşkiyanın eline
bıkarılır mı? Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş ve İçişleri Bakanı
İsmet Sezgin istifa etmeli. Bu katliama çanak tutanların soruşturulmasını
istiyoruz." (Hürriyet - 26.5.1993)
Ve Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi'nin Türk Silahlı
Kuvvetleri'ni hedef alan makalesi:
"PKK canileri tarafından bu kadar gencimizin
şehit edilmesi üzerine, en büyük madalyanın kime takılacağını merak
ediyorum. Acaba bu gençleri, aynen Kurban Bayramı'nda İstanbul sokaklarında
satılmak üzere kamyonlarla gönderilen kurbanlıklar gibi, minibüslere
doldurup yola çıkartan komutana mı, yoksa, daha önce aynı tür olaylar
üzerine, 'Birliğine gönderilen veya terhis edilip memleketine gitmek
üzere yola çıkan askerlerle ilgili her türlü güvenlik önlemi zamanında
alınmaktadır' diyerek kamuoyuna düpedüz yalan söyleyen diğer yetkililere
mi?" (26.5.1993)
Oktay Ekşi 8 Ekim 1991'de de şöyle yazıyordu:
"Bu olayların sorumlusu yok mu? Hakkari'nin Çukurca ilçesine
bağlı Çayırlı Jandarma Karakolu'na mensup devriye birliğinden 11
er pusuya düşürülüp şehit edildi. 1991 yılında, bu türden 64 askerimiz
pisi pisine şehit düştü. Bu olaylarda acaba görev ihmali veya başka
kusur arandı mı? Arandıysa, kim hakkında ne yapıldı diye sormak
lâzım. Öyle ya, bunca genç adamı, onların anaları, babaları pırasa
tarlasından toplamadı."
Meclis zabıtları
Meclis zabıtlarından Ecevit'in teröre ilişkin
görüşleri: "Ordu, sınırların korunması ile yetinmelidir; iç
güvenlikte görev almamalıdır; çünkü, ordular teröristlere karşı
mücadele etmek için değil, düzenli ordulara karşı mücadele etmek
için kurulurlar ve eğitim görürler. Onun dışında terörist gruplarına
ve onların eylemlerine karşı çok iyi eğitilmiş ve yeterli biçimde
donatılmış yeni birlikler oluşturulmalıdır. Birlikler bölge halkıyla
çok sıcak ilişkiler, diyaloglar kurabilecek kimseler arasından seçilmeli
ve ona göre eğitilmelidir. Basında çıkan haberler doğru ise, Milli
Güvenlik Kurulu bizim yıllardır ileri sürdüğümüz bu düşünceleri
şimdi kabul etmiş görünüyor. Gerçeklere gözümüzü kapatamayız. Herhalde
patriyot füzelerini üç ay eğitim görmüş askerlere teslim etmek mümkün
değildir." (TBMM - Tutanak Dergisi - 19. Dönem- 14.11.1991)
Hasan Fehmi Güneş - SHP Grubu adına: "Özel
eğitim görmemiş, savaşmak için yetiştirilmiş birliklerin, iç güvenlik
konularında özellikle duyarlı bölgelerde görevlendirmelerinde daima
bu tür riskler vardır." (TBMM - Tutanak Dergisi - 18. Dönem
- 21.2.1989)
İsmail Köse - DYP Grubu adına: "Terörle
mücadele, bir profesyonel ekip tarafından yapılmalıdır. Bu bir jandarma
ve asker görevi değildir. Terör ve bölücülük olaylarında, tecrübeli,
başarılı, profesyonel ekiplerin orada uzun süre kalmalarını sağlayacak
tedbirler almamız lâzım. Özel harekât timinde görevlendirilmiş profesyonel
güçlerin sayısının arttırılması, orada kalma sürelerinin uzatılması
gerekmektedir." (TBMM - Tutanak Dergisi- 18. Dönem- 6.11.1990)
* * *
Tayyip Erdoğan'ın konuşmasıyla, Ecevit'in, Hasan
Fehmi Güneş'in, İsmail Köse'nin sözleri ve Oktay Ekşi'nin yazılarının
muhtevası birbirine çok benziyor. Çünkü o dönemde gerçekten, Jandarma
önemli kayıplar veriyordu. Tırmanan teröre ve sayısı artan şehitlere
karşı bir önlem alınması isteniyordu.
Herkes atıp tutuyor
Bir zamanlar atış serbestti!
1994 mahalli seçimleri sırasında, solun adayı
olan Zülfü Livaneli'nin, Deniz Gezmiş'i övdüğü, Gezmiş'in arkadaşını
öldürdüğü için uzatmalı çavuşa "it" diye hitap ettiği
ve ordu bu uzatmalı çavuşa nişan verince "Yaşa Türk Ordusu"
diye alay ettiği ortaya çıkmamış mıydı?
Askerin Güneydoğu'da halka pislik yedirdiği
iddiaları da basında yer almıştı.
1990'lı yılların basını, o günkü özgür ortam
içinde, Türk Silâhlı Kuvvetleri'ni ve teröre karşı uygulamaları
yoğun eleştiri bombardımanına tutuyordu. Hatta faili meçhul cinayetlerden
bile söz ediliyordu. Konuyu tetkik için Meclis'te bir araştırma
komisyonu dahi kurulmuştu.
Bir zamanlar herkes konuşuyordu. 28 Şubat'tan
sonra sus pus olduk.
Nazlı Ilıcak
Yeni Şafak; 26.04.2002
|