|
DÜN dediğim gibi, 11 Eylül'den beri Batı'da Müslüman Alemi araştıran
sayısız çalışma dönüp dolaşıp, 'İslam laisizmle bağdaşır mı' sorusunda
odaklanıyor.
Ansiklopedik bilgiye ek olarak Muhammediye tarih felsefesi perspektifinden
ve önyargılardan arınmış biçimde bakan hemen herkes de buna 'evet'
cevabı veriyor.
Ve, onlar kendi yanıtları ispatlamak için de yine dönüp dolaşıp,
iki temel 'sekülarizm' örneğini Endülüs ve Türkiye'de şekillendiriyorlar.
Tabii ki tesadüf değil.
* * *
DEĞİL çünkü bir, farklı içerikli Güney - Güneydoğu Asya İslam toplumlarını
hariç tutarsak, yukarıdaki her iki 'laik pratiğin' ortaklığını iklimi
coğrafya belirliyor.
Sierra Emevilerinin Gırnata yeşili ve Marmara Osmanoğullarının
Bursa yeşili, 'kum uygarlıkları'nın sarı-boz çöllerindeki tekdüzeliğe
benzemez.
Böyle bir renk uçurumu da başka tür insan, dolayısıyla başka tür
beyin üretir.
Sonra, coğrafyaya paralel biçimde, Yaşlı Kıta'nın zıt uçlarındaki
iki Müslüman cemaat de Avrupa'ya ve Avrupa İseviliğine en yakın
etno-sosyolojik dokuda yaşadı.
Doğu Hristiyanları 'kahir ekseriyet' olarak daha en baştan İslamlaştırıldı
ama, Güneybatı Avrupa Katolikleri ve Güneydoğu Avrupa Ortodoksları
iman temelindeki 'reaya-millet' statüsü ayırımında olsa bile, dini
kimliklerini korudular.
Bu, 'de facto' yani fiili bir 'sekülerleşme'yi günlük hayatta doğal
hale getirdi.
Ve nihayet üç, akılcı, eleştirel, dolayısıyla laik Batı düşüncesinin
harcı Yunan kültürünü onu unutmuş bir Batı'ya tekrar taşıyan Emevi
uygarlığı Ortaçağ'da; Merkezi Avrupa-Balkan ekseniyle Fransa 'aydınlanma
çağı'nı tanıyan Osmanlı uygarlığı da modern zamanlarda, kendileri
hiç sömürge olmaksızın, o 'Batı düşüncesi'ni en önce yakalayan Müslüman
toplumları oluşturdular..
Buradan itibaren, 15. Yüzyılda biten İberya'ya karşılık Türkiye'nin
nasıl devamı sürdürdüğü sorusu ortaya çıkıyor ki, işte orada kişi
olarak Mustafa Kemal pırıldıyor.
* * *
ŞİMDİ kendilerini 'Kemalist' (!) veya 'Atatürkçü' (!) diye sıfatlandıranlara
asla hibe edilemeyecek kadar dev bir şahsiyet olan 'Büyük Kemal',
çağımız İslam aleminde sekülerleşmeyi toplumsal ve zihinsel kılmayı
başarabilmiş tek 'öncü'dür!
Onu izlemeye çalışmış İran Şehinşahlarının, Hint Cinnah'larının,
Tunus Burgiba'larının veya Endonezya Sukarto'larının da esamesi
okunmaz!
Zira, tabii ki gökten zembille inmeyen ve 'laisizan' imparatorluk
geleneğinden süzülen Mustafa Kemal bugünün şartlarındaki uygulamasını
benim de eleştirdiğim ve de mutlaka eleştirilmesi gereken; ancak
seksen yıl öncesinin devrim ve dönüşüm dinamiğinde gerekli ve zorunlu
olan 'aşırılıklara' cesaret eden yegane lider oldu.
Başkası yok ve onun taklitçilerinin hiçbirinde, amiyane tabirle,
bu, 'sıkmadı'.
* * *
AÇIK ve net konuşalım. Eğer 'Kemalist Devrim' zapt-u rapta varan
Jakoben tutumu takınmasaydı, kabul, bir Suudi Arabistan'a veya bir
İran'a benzemezdik.
Amma, ne Müslüman alemin tek demokrasisini inşa edebilirdik, ne
de 'evet, İslam ve laisizm bağdaşır' cevabını mümkün kılan iki uygarlıktan
birisi olabilirdik.
Ve, en az o İslami duyarlılık kadar Cumhuriyet'in artık çoktan
kitleselleşmiş seküler ruhiyatını de bağrında yansıtan AKP'yi 'Müslüman
Demokrat' kimliğiyle dünyaya üçüncü bir 'öncü', Muhammedi aleme
ise bir örnek olarak sunamazdık.
AKP'nin öz itibariyle 'Büyük Kemal'in tartışılmaz biçimde ve çok
olumlu bir ürünü, hatta belki de mirasçısı olduğu konusuna yarın
değineceğim.
Hadi Uluengin, Hürriyet
15.10.2003
|