Erdoğan'ın kritik dönemeci

 

Önde gelen bir AKP'li ile sohbet ediyorum. Bir ara, imam-hatip meselesini açacak oluyorum, tepki gösteriyor: "Onlar toplamın sadece yüzde 8'i. Mesele imam-hatip değil, meslek lisesi mezunları meselesi."
Konuştuğum AKP'li toplumda makul görüşleriyle tanınan, 'iyi ve gerçekçi siyasetçi' olarak en laik kesimlerle bile diyalog kurabilen, bu kesimlerce de 'makul' bulunan bir isim. Nitekim, sohbetin ilerleyen dakikalarında 'defansif' pozisyondan çıkıyor, neredeyse herkesin 'imam-hatip yasası' diye nitelediği yasa değişikliği girişimini eleştiriyor.
"Yahu" diyor, "bu konu, 28 Şubat'ın en hassas konusu. Bunu değiştirmeye kalktığımızda elbette çatışma çıkar. Mesele şu, biz çatışma mı istiyoruz, yoksa barış mı?"
Tam da bu sohbetin yapıldığı gün, hatta yapıldığı saatlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'le görüşüyor.
İkili görüşmede imam-hatip konusunun da açıldığını izleyen saatlerde bizzat Başbakan Erdoğan da doğruluyor. Ertesi gün Başbakan Erdoğan, rektörlerle toplanıyor ve ortaya bir uzlaşma formülü çıkıyor. Yasa değişikliği önerisi şimdilik rafa kaldırılacak, konunun YÖK reformuyla birlikte çözülmesi hedeflenecek. Erdoğan konuyu basına duyururken hem bu uzlaşmayı söylüyor hem de tabana mesaj vermek için imam-hatiplerle ilgili övücü sözler kullanıyor, bir gazete yazarını imam-hatiplilere hakaret ettiği gerekçesiyle dava edeceğini açıklıyor, "Çünkü ben de imam-hatip mezunuyum" diyor.
Ama hayır. Hükümetin Milli Eğitim Bakanı, Başbakanın siyasi gerçekçiliğini sorgulamakta, en azından onu zorlamakta kararlı. Önce ÖSYM'ye bir yazı yazıyor, 2004 ÖSS kılavuzlarının baskısının geciktirilmesini istiyor, ardından demeci patlatıyor: "Kasımda değiştireceğiz."
Başbakan 'Durun' diyor, Milli Eğitim Bakanı, 'Hayır, durmayalım.' Hükümetin etkili bir üyesi, gazetecilere 'Bu meseleyi gündemden düşürelim' diye ricada bulunur ve hükümetlerinin çatışma yerine uzlaşmayı tercih ettiği izlenimini verirken, aynı hükümetin Milli Eğitim Bakanı tam tersini yapıyor, konuyu gündemde tutmaya devam ediyor. Başbakan Erdoğan kendisine Brüksel'de imam-hatip soran gazetecilere cevap vermeyi kibar biçimde reddediyor, "Onu Türkiye'de konuşalım" diyor. Başbakan'ın bu sözleri söylemesinden kısa bir süre sonra aynı Milli Eğitim Bakanı, ÖSYM'ye mektup yazdığını gazetecilere doğruluyor.
Açıkçası, Başbakan Erdoğan 'tezkere krizi' kadar önemli bir sıkıntıyla karşı karşıya. Kavgacılıktan kaçan siyasi üslubuyla kendi milletvekillerinin ve AKP tabanının çelik çekirdeği arasında sıkışmış durumda.
Ya uzlaşmacılığı seçip, ne kadar bütün meslek liseleriyle ilgili olduğu söylense bile imam-hatiplerle ilgili olduğunu bizzat kendisinin bile özel sohbetlerde kabul ettiği yasal düzenlemeyi 'bir başka bahara' kadar erteleyecek ya da parti tabanının çelik çekirdeğinden gelen '28 Şubat'tan rövanş alma' taleplerini karşılayacak.
Yani mesele basit bir imam-hatip ya da meslek lisesi tartışması ya da eğitim tartışması olmaktan çoktan çıktı, çok ciddi bir siyasi tartışmaya dönüştü bile.
Nitekim görmesini bilen gözler, AKP'nin diyelim AB reformları konusunda, diyelim ekonomi konusunda medyadan son bir yılda aldığı desteği imam-hatipler konusunda almadığını da fark ediyor olmalı. Gazeteler ve televizyonlar, bu gelişmeyi laikliğe karşı bir tehdit olarak algıladıklarını son bir hafta 10 gün içinde attıkları manşetlerle ve konuya sayfalarında yer veriş tarzlarıyla belli ettiler.
Yani AKP, imam-hatip konusunda sadece silahlı kuvvetlerle ya da muhalefetle
karşı karşıya da değil; TÜSİAD'dan kimi sivil toplum kuruluşlarına ve medyaya dek uzanan geniş bir kesim söz konusu.
Bakalım Başbakan Erdoğan, kendisi, partisi ve hükümeti açısından olduğu kadar Türkiye açısından da ansızın bir dönüm noktasına dönüşen bu kritik konuda nasıl bir yol izleyecek?

İsmet Berkan, Radikal
20.10.2003