| |
Cumhuriyet Bayramı'nı kutlama hazırlıkları, her yıl olduğu gibi
yavuz bir seferberlik halinde yaşanıyor. 29 Ekim yaklaştıkça bütün
milletin yürek ağızda hizaya girip içtimaa hazırlanması, yüce Cumhuriyet
ruhu göklerden kükrediğinde, hep bir ağızdan 'Burda' diye bağırmasını
asal koşul olarak dayatanlar yine ön saflarda. Onlara kalırsa Cumhuriyet'in,
80 yaşına rağmen kırkını doldurmamış bir bebek gibi korunması gerekiyor.
Kundağını sıkı tutup boynuna taşıyamayacağı ağırlıkta bir nazarlık
takılsın diye hırçın bir telaş içindeler. Sanki bebe hırsızları
tepemize üşüşmüş.
Bu bitmez tükenmez olağanüstü hal koşullarında büyümesine, serpilip
gelişmesine izin verilmeyen bebeğin demokrasiyle terbiye edilmesi
gerektiğini ileri sürenler vatan haini ilan edilip onlara üstünde
'Ordu işbaşına' yazılı pankartlar sallanıyor. Cumhuriyet, nice ayrımcılığın,
nice zulmün gerekçesi olarak dokunulmazlık kundağında korundukça
insani bir hayatla aramız iyice açılıyor.
Hacettepe Üniversiteli Bircan Altınbaş'ın 1991'de gözaltında ölümüyle
ilgili dava zamanaşımında can çekişiyor. Savcılık, işkenceyi bir
kez daha tespit etti. Ancak, istediği cezada 'Öldürme kastı yoktur.
Ölüme yol açan işkenceyi de hangisinin yaptığı belirlenememiştir'
gerekçesiyle indirim yaptı. Bu dava da benzer işkence davalarında
olduğu gibi, 12 yıldır sonuca bağlanamadı. Ceza indirimiyle başı
okşanan kamu görevlisi sanıklar, duruşmalara gelmeyerek, sürekli
kaçarak davayı zamanaşımına sokmak için uğraşmışlardı. Avukatları
çıkıp şu altın sözleri söyleyebiliyor: "Maktul de Türkiye Cumhuriyeti'nin
evladı. O yüzden elbette hak gaspı söz konusuysa, bunun ortaya çıkarılması
gerekir. Diğer tarafta suçlanan polis memurları var. Bu kişiler,
kendi nefisleri için değil, ne yapmışlarsa devletin çıkarları için
yapmışlardır. Yapılanlar, hukuka aykırı olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'nin varlığı için yapılmıştır."
İşkenceci avukatının bu savunması, kimsenin hiçbir şekilde yadırgayacağı
bir muhayyilenin ürünü değil. Bu tür 'iş kazaları' sonrası çıkıp
'Kendim için öldürdüysem namerdim. Her şey vatan için' diye gururla
haykıran katilleri çok gördük. Onlar da kimilerine göre bu Cumhuriyet'in
şerefli evlatları, biliyorsunuz.
Bayrak, namusumuzdur
Geçen haftadan bir haberi daha birlikte okuyarak hazırlanabiliriz
Cumhuriyet kutlamalarına.
Şırnak il merkezinde 12 Ekim Pazar günü devriye gezen polis ekipleri,
Sema Küçüksöz Anaokulu bahçesindeki direkte Türk bayrağı olmadığını
fark etti. Derhal başlattığı aramada bayrağı direğin dibinde bulan
polis, ilk iş olarak da bahçede top oynayan çocuklardan 'bu işin
faillerini' sordu. Çocuklar, bayrak indirenlerin bitişikteki Vakıf
İlköğretim Okulu öğrencileri olduğunu ileri sürüp bunların isimlerini
bildirince polis düğmeye bastı. Yaşları dokuz ile 14 arasında değişen
yedi çocuk evlerinden alındı. Kimlik tespiti ve ifadeler sonrası
çocuklar bırakıldı. Ertesi gün yeniden toplandılar. Mevzuata göre
ceza verilemeyeceği için yaşları 11'in altındakiler serbest bırakıldı.
Üstündekiler Bayrak Yasası'na muhalefetten savcılığa sevk edildi.
Ama maalesef yasalar, biliyoruz ki gerektiğince sıkı değil, kundak
gevşek tutulmuş, cezalılar korunuyor. 11'ini bitirip 15 yaşını bitirmeyen
çocuklara soruşturma açılabilmesi için 'farik ve mümeyyiz olmaları'
(yaptıklarının farkında olma-ayırt edebilme yeteneği) gerekiyor.
Doğal olarak çocuklar, Diyarbakır Devlet Hastanesi'ne sevk edildi.
Çocuklar heyet tarafından teste tabi tutuldu. Takipsizlik verilmemesi
halinde 12 yaşındaki çocukların 6 aya kadar hapsi istenebilecek,
ancak yaşları nedeniyle bu cezanın yarısı uygulanabilecek.
Görüyor musunuz, Türk bayrağını koruyabilmek için devletin görevli
mercileri nasıl canla başla çalışıyor. Önce çocukları korkutup birbirlerini
ihbar etmelerini sağlayıp, korkutulmuş çocuk tanıklığıyla evlerinden
aldığı çocukları önce sorguya çekip sonra hastaneye sevk ediyor.
Onca rapor, onca emek. Göğsünüz kabarmadı mı hâlâ?
Çocukları bu dikkatle zapturapt altına alırken elbette cüppelerine
bürünüp cepheye giden rektörlerin, göğüslerini siper ettikleri YÖK
atmosferi de üniversiteli gençliğin göğsüne çökmüş, Cumhuriyet devletini
korumak için elinden geleni ardına koymuyor.
Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi'nden bir grup öğrencinin yazdığı
mektuba bir göz atıverelim. Gene geçtiğimiz haftadan: "17 Ekim
Cuma günü öğle arasında kampüste otururken, arkadaşımız gitar çalmaya
başladı. Henüz ikinci şarkıya geçmişti ki bir el omzundan tuttu.
Okuldaki sivil polislerden biriymiş. Üç arkadaşımız Rektörlüğe,
genel sekreter yardımcısı Nazif Akgün'ün yanına götürüldü. Akgün
şöyle dedi: 'Siz sükûneti bozucu harekette bulunuyorsunuz. Gitar
çalmanız belki siyasi olmayabilir, ama diğerleri için emsal oluşturabilir.
Bunun önlemini almak zorundayız.' Arkadaşlarımız, sadece suç oluşturabilme
potansiyeli var diye engelleme yapılmasının hiçbir hukuk anlayışına
sığmayacağını, bu davranışın hukuk dışı olduğunu ve okul yönetmeliğinin
keyfi olarak yanlış yorumlandığını söyledi. Cevap gecikmedi: 'İstersek
yönetmeliğe uydurabiliriz. Hiçbir şey olmasa bile kampüste sükûnet
bozucu harekette bulunmak suç. İşte bunun kapsamına sokabiliriz.
Gitar çalmak isterseniz, izin alacaksınız. Hatta repertuvarı bildireceksiniz.'"
Cumhuriyet'in kundağını sıkı tutan, devletin sahibi olduğuna inananların
hayal ettiği toplumu biliyoruz.
Ağzını açtığında tutuklanabilirsin. Konuşmadan önce izin alacak,
konuşacaklarının metnini önceden sunacaksın. Herkesin suçlu doğup
suçlu öldüğü bir siyasi sistemin adı çünkü, onların Cumhuriyet dedikleri.
Davetli değiliz
Geçen hafta, Cumhuriyet'imizle gurur duymamızı sağlayan haberlerden
biri de Mustafa Balbay'ın yayımladığı, İçişleri Bakanlığı'nın 22
Mayıs 2003'te 81 ilin valiliklerine gönderdiği genelgeydi. Genelgede
MGK bünyesinde 'psikolojik harekât' faaliyetini sürdüren Toplumla
İlişkiler Başkanlığı'nın (TİB) İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulduğu
hatırlatılıyor, psikolojik harekâtın gerekliliği ve uygulanış biçimi
anlatılıyordu: "Ülkemiz menfaatlerinin gerektirdiği konularda
milli siyaset ilkeleri psikolojik harekâtla desteklenmeli. Psikolojik
harekât programlarında bakanlığımıza çok önemli görevler düşmekte,
faaliyetlere verilen desteğin güçlü hale getirilmesi gerekmektedir."
Daha önce OHAL Bölgesi ve mücavir-hassas illerde dar kapsamlı olarak
yürütülen çalışmaların genelleştirileceğini muştulayan genelge,
her ilde TİB oluşturulacağını, bu bürolarda yeter sayıda güvenilir,
KETUM ve nitelikli personel görevlendirileceğini, yazışmalarda gizliliğe
özen gösterilip faks kullanılmayacağını belirtiyor.
Psikolojik harekâtla kastedilenlerin örneklerini yıllardır yaşadık,
yaşamaktayız. Devletin sahibi olduğuna inananların 'Milli Siyaset'
olarak adlandırdığı bu yolda her şeyin mubah olduğunu; gizli tutulduğu
sürece kullanılacak yöntemlerin ahlaki sınırlar açısından tartışmaya
açılmayacağından emin olduklarını biliyoruz.
İşte bir yandan AB kıstaslarıyla tartılırken öte yandan vatandaşlarını
sinsi psikolojik savaşın nesnesi haline getirmeye çalışan, OHAL
Bölgesi'nde uyguladıklarının hesaplaşmasına girmeden bütün ülkeyi
olağanüstü halle tarif eden Cumhuriyet devletimiz.
Doğal olarak bu cumhurun başkanı da kaprisli bir kral edasıyla 29
Ekim daveti vesilesiyle benzersiz bir ayrımcılık tezgâhlıyor. Kim
bilir kimin fikrine uyarak açıkça Meclis üyeleri arasında ayrım
yapıyor. 'Aman bir tatsızlık çıkamasın' mantığıyla bunun da üstünden
sessizce atlanacaktır.
Uğruna bunca aşağılanmaya, bunca yok sayılmaya, bunca zulme katlandığımız
Cumhuriyet'in siviller ve sivil kalmak isteyenlerle işi kalmamıştır.
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun.
Yıldırım Türker, Radikal
27.10.2003
|