|
Türkiye'nin değişik siyasal krizler karşısında geleneksel olarak
verdiği refleksler, esasında toplumsal dokudaki ve siyasal yapıdaki
özgüvenin düzeyini de ölçen bir şey.
Kuşkusuz, bir toplumun kendi geleceği önündeki engelleri kaldırma
yeteneği pek çok gelişmişlik endeksinden çok daha önemlidir.
Engellerin ne pahasına olursa olsun kaldırılması da değildir bu.
Toplumun kendi geleceğini kurmada aktif özne olmasıdır.
AB'den Kıbrıs'a, siyaset alışkanlıklarından hukuk devleti ilkesine
yakınlaşmak üzere gerçekleştirilen reformlara kadar çok geniş bir
alan, geçmişle gelecek arasındaki dönemeçler olarak duruyor.
Bunlara baktığımızda, siyasal krizleri çözmeye dönük atılması gereken
adımların 'biçimsel' tarafından çok 'algılanma' tarzı öne çıkıyor.
****
Bu algının son derece 'kırılgan' olduğunu belirtmek gerekir.
Her kriz bir şekilde Türkiye'nin siyasal ve toplumsal varlığına
dönük bir komplo statüsüne oturtuluyor çok kısa zaman içinde.
Olabilecek şeylerin ülke çıkarlarına zarar verici taraflarına odaklanmak
veya ileride şu anda göremediğimiz sonuçlar doğurup doğurmayacağını
sık sık test etmek çok doğaldır.
Fakat pek çok krizin çıkarlarımıza zarar verip vermediği düzeyini
çok çabuk aşıp siyasal var oluşumuza dönük bir komplo olarak algılanması,
siyasal olanın sahasından bambaşka bir alana geçilmesine yol açıyor.
Geçilen yeni düzlemde de doğru bilgi ile yanlış bilgi, strateji
ile içe kapanmacı refleksler birbirine karışıyor. Bu tavrın çok
önemli bir tarafını psikolojik boyut oluşturuyor.
İmparatorluk varisi bir coğrafyada oturuyor olmak bile tek başına
yeterli böyle duyguların oluşması için.
İmparatorluğun büyük coğrafi alanının kaybedilmesine dair başvurulan
özet tarih bilgisi, pek çok insanın zihninde siyasi iradeye dönük
komploları çağrıştırıyor.
Bu noktada ciddi bir fay kırığı var.
İmparatorluğun parçalanması ve ardından elde edilen siyasi ve askeri
başarı sonucunda ulusal devletin kurulması, İmparatorluğun karşılaştığı
siyasi komploların, önümüze çıkan çeşitli siyasal krizlerin içine
gizlenerek Cumhuriyet'in önüne geldiği hissini yaygınlaştırıyor.
Bu noktada 'siyasal psikoloji' düzeyinde ciddi bir yeniden değerlendirme
yapmak gerekiyor.
Kuşkusuz, her toplumun kendi siyasal var oluşu temelinde çeşitli
krizler karşısında teyakkuz durumunda olması iyi bir şeydir.
Önemli olan ise bu teyakkuz durumunun krizler karşısında gerekli
akılcı davranışların önüne geçmemesi, siyasal müzakere kanallarını
tıkamamasıdır.
Bizde pek çok kez bu durumla karşılaşılıyor.
Sürekli komploları gözleyen ruh hali, bir tür kaba milliyetçi reflekse
dönüşüp, siyasi seçeneklerin ve çözüm araçlarının görülmesini engelleyebiliyor.
Bu çerçevede uzun vadede ortaya çıkan kayıpların sebebi ise, kişilerden,
siyasetten ve siyasal stratejilerden bağımsız bir komplonun parçası
haline gelebiliyor.
Bu algı biçiminin derinine inmek gerekiyor...
İmparatorluğun parçalanmasından sonra kurulan ulus devlet'i 'komploların
elinden kurtarılmış bir parça' olarak görmek yanlıştır.
****
İmparatorluk çağı ile ulus devletler çağı arasında bu coğrafyada
ortaya çıkan iki farklı statü arasındaki farkı, psikolojik reflekslerin
dışında algılamakta fayda var. Cumhuriyet'i ve ulus devlet'i, komplolarla
parçalanan İmparatorluktan 'arta kalan' bir siyasi statü olarak
algılamak, bir parça olarak görmek yanlış bir psikolojik tutumu
besliyor.
Oysa İmparatorluk çağı ile ulus devlet çağı arasındaki farka bakarak
tutum geliştirmek daha sağlık olacak. Cumhuriyet'i İmparatorluktan
'arta kalan' bir siyasi varlık gibi görmek, Cumhuriyet'le elde edilen
'siyasi var oluşun özgüveni'ni zedeliyor.
Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında kültürel
ve siyasal bağlar çok açıktır. Kuşkusuz çok ciddi bir tarihsel süreklilik
söz konusu pek çok alanda.
Fakat İmparatorluk, İmparatorluk çağına aitti, Cumhuriyet de ulus
devletler çağı ile beraber kuruldu. Bu nedenle Cumhuriyet, komplolardan
'arta kalan' bir siyasi statü değil, tam tersine bu coğrafyaya,
topluma ve siyasi var oluşa ait bir 'irade'nin ürünü.
Geçmişte yaşananları taze tutmak adına, Cumhuriyet'i komplolardan
arta kalan bir şey gibi değerlendirmek, toplumun özgüvenini tarih
ya da siyaset algısı yoluyla kırılganlaştırmaktan başka bir şey
değil ve kökten yanlış.
Cumhuriyet, İmparatorluk çağından 'arta kalan' değil, ulus devlet
çağında 'kurulan' bir siyasi varlıktır.
Ancak böyle bakıldığı zaman, krizler karşısında 'komploların gücü'ne
değil, buradaki 'siyasi ve toplumsal var oluşun özgüveni'ne yaslanılmış
olacaktır.
Geleceğimizin komploların gücünde değil, kendi irademizde olduğu
böyle yerleşikleşecektir.
Ömer Çelik, Sabah
19.12.2003
|