|
MEHMET ALTAN, AVRUPA BİRLİĞİ SÜRECİ SAYESİNDE AVRUPA’NIN TÜRKİYE
ÜZERİNDEN
KENDİ SORUNLARINI TARTIŞTIĞINA DİKKAT ÇEKİYOR.
ÖZGÜR SAĞMAL
AB süreci son zamanlarda bazı kanunların değiştirilmesi ve bunların
uygulamaya geçirilmesi gibi sadece yasama ve yargı kurumlarına indirgenen
bir hal aldı. Biz de, AB’nin önde gelen savunucularından akademisyen
yazar
Prof. Dr. Mehmet Altan ile sürecin ekonomik ve altyapısal yönlerini
hem
Avrupa, hem de Türkiye açısından değerlendirdik.
TURKISHTiME: Ekonomik göstergelerimizde AB ülkelerine nazaran ciddi
dengesizlikler var. AB sürecinde bu konuda nasıl bir yol kat edebiliriz?
MEHMET ALTAN: Bitlis’in Yedisu ilçesiyle İstanbul’un Şişli ilçesi
arasında
274 misli gelir farkı var. Türkiye’nin en büyük tehlikesi irtica
veya
bölücülük değil, sefalet ve yoksulluktur. AB’nin bölgeler arası
dengesizliği
gidermeye yönelik çok büyük bir deneyimi var. Yeter ki Türkiye’nin
toplumsal
ve siyasi iradesi bu arzu içinde olsun.
Şu andaki siyasi iradenin AB konusundaki çabalarını yeterli bulmuyor
musunuz?
Hükümetin AB ile ilişkilerindeki gayretini samimi ve önemli buluyorum.
7.
Uyum Paketi çok önemliydi; fakat zaman zaman bir siyasi irade eksikliği
ortaya çıkıyor. AB süreci sadece uyum paketlerinden ibaret değil.
Bürokrasinin zihniyet değiştirmesi ve vatandaşa bakışını Avrupa
standartlarına getirmesi lazım. Ama hükümetin buralarda irade zaafı
gösterdiği konular var. Kıbrıs bunlardan biri. Mesela, 7. Uyum Paketi’nde
MGK Genel Sekreterliği’nin yapısı değiştirildi; ama tüzüğünü hükümet
demokratik biçimde hazırlamadı. YÖK’te inisiyatif kaybetti. Bu zaaflarına
rağmen olumlu ve samimi bir çaba görüyorum.
Peki ekonomik kriterlerin yerine getirilmesi konusunda ne noktadayız?
On yıl öncesinin siyasi kriterleri olan Kopenhag Kriterleri’ne uyum
sağlama
konusunda aşama kaydettik. Ama ekonomik kriterler olan Maastricht
Kriterleri’nin henüz uzağındayız. Üstelik gündemde de değil. Bu
kriterlere
ekonominin patronlarının sahip çıkması lazım. Ekonomiden sorumlu
bakanın bu
kriterleri zaman zaman hatırlatması, Türkiye’nin diğer reformlarına
derli
toplu bir hedef getirir. İMF ve Dünya Bankası’nın yapmak istediği
de zaten
bu kriterlerle aynı.
Türkiye tarafında manzara bu, peki ya Avrupa tarafında nasıl?
Bir çağ yangını var şu anda yeryüzünde. Hiçbir kurum olduğu gibi
durmuyor.
AB de müthiş bir kimlik krizinden geçiyor ve değişmek mecburiyetinde.
AB
ikili bir yapıya sahip. Bir tarafta eski Avrupa dedikleri çağın
gelişimlerine uymak yerine eskisini muhafaza etmek isteyen bir Avrupa,
diğer
tarafta çağın gereklerine uyum içinde olmaya daha arzulu bir Avrupa
var.
Türkiye’nin türban sorunu var ise, AB’nin de türbanı Türkiye. Ya
çağa uyacak
ve bizi alacak, ama biraz itilip kakılacak, örselenecek, eski aristokratik
ve elit tavrından vazgeçecek; yahut bizi almayacak ve çağın dışında
kalacak.
Türkiye gibi bir ülkeyi kabul etmek tabii ki zor, ama AB süreci
sayesinde
ülkeler handikaplarını gideriyorlar. Mesela Türkiye’nin de AB’ye
girmesi ile
birliğin tarım politikaları sayesinde kredilerden nasipleneceği
sıkça
duyduğumuz bir konu.
AB ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması halinde, bütün müzakere
süreci
içerisinde her gün tarım konuşacağız. Mesela TRT sabah 8’de yayınladığı
“Bu
Toprağın Sesi” programını ister istemez prime time’a alacak. AB,
Türkiye’nin
kendisini tanıma süreci. AB ile müzakerelerin başlaması halinde
en zorlu
konu tarımdır; çünkü AB standartlarının çok uzağındayız. Tarım dönemini
hala
kapatmamışız. AB’deki tarımda çalışan iş gücü yüzde 4, Türkiye’de
yüzde
50’ye yakın. İspanya’ya gittiğimde AB’nin bir Akdeniz politikasının
olduğunu
gördüm. AB ile Akdeniz ülkeleri arasında tarım konusunda bir anlayış
birliği
yaratma sıkıntısı var. Türkiye Akdenizliliğini hatırlarsa; Portekiz,
İspanya, İtalya ve Yunanistan ile birlikte AB’nin Akdeniz kanadını
oluşturabilir ve daha çok Akdenizlilerin ortak özelliklerinin AB’de
himaye
edilmesine katkıda bulunabilir.
Yunanistan’ın Türkiye’nin AB’ye katılması konusunda fikir değiştirmesinin
altında bu yatıyor olabilir mi?
Yunanistan Türkiye’den korkmayacak kadar Türkiye’ye fark atmış ve
ağabeylik
yapıyor. Bu bizim açımızdan hüzün verici bir hezimettir.
Peki tarım sektöründeki bu büyük nüfus nereye kaydırılmalı ve Türkiye
sizce
önümüzdeki dönemde hangi sektörlere yönelmeli?
Türkiye, dünya iş bölümünde yer değiştiriyor. İtalya ve Fransa’dan
elektroniği ve otomotivi alıyoruz; tekstili Çin’e bırakmamız lazım.
Ama
bizde bir dünya iş bölümü konsepti olmadığı için, ne olup ne bittiğine
bakmıyoruz. Tekstili Çin’e bırakıp Fransa’dan İtalya’dan elektronik
ve
otomotivi almak önemli bir iş; ama yeryüzünün geldiği noktada bu
da yeterli
değil. Bir sonrakini yani çok daha büyük bir zenginlik üretecek,
katma değer
devredecek, elektronik ve otomotivin ötesinde bize para kazandıracak
sektörleri hedeflememiz lazım.
Genel bir “AB’ye girelim” isteği ve havası var. Ama sanki birey
ve vatandaş
olarak bunun için çok da kafa yorup, efor sarf etmiyoruz.
İnsanlar AB’yi istiyor ama ne olduğu konusunda bir bilinç eksikliği
var. AB
temel ihtiyaçların karşılandığı bir toplumun projesi. Türkiye ise
temel
ihtiyaçlarını henüz karşılamamış bir ülke. Yani insanların karınlarını
doyuramadıkları, barınamadıkları bir ortamda AB projesini bir bütün
olarak
görmelerinde tabii ki bir sıkıntı var. Herkes kendi birincil ihtiyaçlarında
nelerden mahrumsa, onu AB’de karşılamak düşüncesiyle AB’yi sahipleniyor.
Ama
AB’nin çağın getirdiği yeni bir insan anlayışının çok bütünlüklü
bir projesi
olduğu konusunda eksiklik var. Bu AB yandaşlığını Türkiye’de hiçbir
yerde
olmayacak kadar yaygınlaştırıyor; ama algılaması açısından da sığlaştırıyor.
Türkiye sizce üyelik müzakerelerine ne zaman başlar?
Acaba Norveç vatandaşı olsak böyle bir konuyu konuşur muyduk? Norveç
vatandaşları bu konuları konuşmuyor, çünkü AB standardında bir yaşama
sahipler. Biz AB standartlarına geldiğimiz vakit, AB’ye girip girmememiz
önemli değil. Ulus-devlet mantığıyla ulus-devleti aşan bir projeye
bakıyoruz. AB’nin bizi alıp almaması o kadar önemli değil, ama buna
rağmen
AB Türkiye’ye 2004’ün Aralık ayında olumlu yaklaşacaktır izlenimi
var bende.
80 yıl önce Cumhuriyet’in ilk yılarında gerçekleştirilen devrimler
de AB
süreciyle aynı doğrultuda değil miydi?
Türkiye Cumhuriyeti Avrupa’nın para harcama biçimini taklit etti.
Kemalist
modernizm; üretim biçimlerini değiştirmedi, Avrupa’nın tüketim kalıplarını
Türkiye’ye getirdi. Halbuki Avrupalı’nın yaşadığı biçimde yaşamak
için
Avrupalı’nın ürettiği biçimde üretmek lazım. Biz üretmeyi değil,
tüketmeyi
hedefledik. Bugün AB’nin Cumhuriyet devrimlerinden farkı, projenin
Türkiye’nin üretim mekanizmasını değiştirme hedefi. AB projesi bizi
köylülükten çıkartıp sanayileşmenin ileri aşamasına taşımaya yönelik
bir
altyapı devrimini hedefliyor. Kemalist devrimlerin bir altyapı devrimiyle
alakası yoktur. Şapka giyme, kıyafet, harf devrimleri tabii ki önemliydi;
ama toplumun üretim kabiliyetinin değişmesi, köylülükten kurtulması,
gerçek
Batılı yaşam standardını üretecek bir üretim biçimine kavuşması
için yeterli
değildi. Cumhuriyet’in başlangıcıyla AB’nin en büyük farkı budur.
O zaman
tüketimi hedefledik, AB ile şimdi üretimin değişimini amaçlıyoruz.
Bu yolda da belli bir ilerleme kat edilseydi belki de AB’yi aynı
oranda
istemeyecektik.
Türkiye’nin çöküntüsü hızlanmasa girmeyeceğiz AB sürecine. Türkiye’nin
yetersizliği, halkın isteklerini karşılayamaması, ekonominin çökmüş
olması,
çağ ile arasındaki farkın büyümesi, kentlerle kırlar arasındaki
farkın
büyümesi, kentlerin içinde varoşlarla merkezlerin arasındaki farkın
büyümesi... Türkiye başarısızlığını bir çöküntü olarak ödeme durumunda
kaldığı için çağa kulak kabartıyor, yoksa Ankara bir üst sömürge
olarak
yönetilip bulunduğu noktada direnmeye devam edecektir.
TURKISHTIME dergisinin Mehmet Altan'la yaptığı röporta
|