Bülent Tanör'ün davası

 

Anmanın zamanıdır. Geçen yıl aramızdan ayrılana dek mücadelesini sürdürmüş; dostlarında, öğrencilerinde, okurlarında silinmez izler bırakmış bir bilim adamıydı, Bülent Tanör. Fikirlerini paylaşmayan nice insanın da derin saygısını kazanmasının nedeni, kendi olarak, kendi kalarak inatla, son nefesine kadar hukuka olan inancını sürdürmesiydi. Dürüstlüğü, araştırmacılığı ve etik bütünselliğiyle etrafına göz kamaştırıcı bir ışık yayıyordu. Çok değerli, çok çalışkan bir hukukçuydu. Ama en önemlisi, bilimsel dile katabildiği Heves'ti. O büyülü kelime. Frost'un şiirinde dediği gibi 'dünyayla bir aşık dalaşına girmişti'. Yakın dostu Yücel Sayman, henüz yayımlanmamış bir yazısında bu yanını şöyle anlatıyor:
"'Keyif', Bülent'in bilimsellikte, araştırırken, okurken, anlatırken, yazarken, mavi yolculukta yine okurken, yazarken, yarışmalar ve ödüller düzenlerken, anıları kendisiyle de dalga geçerek aktarırken, dostlarını bir araya getiren yemekleri, gezileri yaşarken, bulunduğu her yeri ve her anı 'işe yarar' kılmak için çaba harcarken duymak istediği ve duyduğunda mutlu olduğu, sonra bunu başkalarıyla paylaşırken bir kere daha duyduğu ve yine mutlu olduğu bir duygudur."
Gerçekten de Bülent Tanör, ardında kalanlara tevazu, zarafet ve adalet duygusuyla örülmüş pırıl pırıl bir Heves bıraktı. Kendisine hiç iltimas geçmeyen mizah duygusu, egemenlik alanları ve postları için çırpınanlara kâbus olacak güçteydi.
Kendi adına ilk hukuk savaşını 1971 yılında verdi. Elbette 12 Mart cuntası tarafından görevinden uzaklaştırılmıştı.
Bu uzaklaştırma kararına karşı Danıştay'a açtığı davayı kazandı, lakin İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki görevine dönmesi beş yılını aldı. 1983 yılında bir başka darbenin, 1402 sayılı kanununun kurbanı olmuştu. Gevrek paşanın yönettiği bir ülkenin üniversiteleri elbette onun gibileri kaldıramayacaktı. Nitekim başta Siyasal Bilgiler, İstanbul Hukuk Fakültesi ve İktisat Fakültesi'nden birçok bilim adamı da baskılara dayanamayarak istifa etmek zorunda kalmıştı. Tanör, bir kez daha Danıştay'a dava açtı. Bu darbe öncekinden daha sıkıydı tabii. Bu sefer, davasının sonuçlanması tam 7 yıl aldı. Bu arada Paris X, Dijon ve Cenevre üniversitelerinde 'Üçüncü Dünya Ülkelerinde Siyasal Sistemler' dersi verdi. 1990 yılında Danıştay kararıyla Hukuk Fakültesi'ndeki görevine geri döndü. Ama onu bekleyen, sürekli mücadeleydi. Çünkü suç ortağı olmayı reddediyor, YÖK uygulamalarına karşı sessiz kalmıyordu. Bülent Tanör, yılası değildi. Eğitime büyük inancı vardı. her şeyden öte, Bakır Çağlar'ın olağanüstü yorumuyla, 'akademik kariyerini bir çeşit insanlık mesleği olarak kavrayan' bir insandı.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'yle girdiği son kavga, Ferman Demirkol'un Anayasa Hukuku kürsüsüne tepeden inme tayini üstüne koptu.

Demirkol yen içinde Ferman Demirkol, gerçekten de YÖK'ün, karanlık müttefiklerinin, derin devletin ve Kemalizm yaftası altına sığınmış muktedir tacirlerin Bülent Tanör'e karşı öne sürebilecekleri bir isimdi. Biz onu akademik kariyeriyle ya da vermiş olduğu eserlerle tanımadık. Nitekim, tayininin iptali için Tanör'ün İstanbul İdare Mahkemesi'ne açtığı davanın çok uzun sürmesinin nedeni de mahkemenin incelemek için Demirkol'un eserlerini rektörlükten defalarca istemesine karşın bir cevap alamamasıydı. Çünkü bu müstesna şahsiyetin bir eseri bulunmamaktaydı. Onun başeseri, suçüstü yakalanıp ensesinden tutularak memlekete getirilmesine neden olan darbe girişimiydi.
1995 yılının mart ayında Azerbaycan'da bir darbe girişimi yaşandı. Darbe, Haydar Aliyev'e karşıydı. Aliyev'in iktidara gelmesiyle birlikte Hazar petrolleri üstünde söz sahibi olacak uluslararası bir konsorsiyum oluşturulmuştu. Bu konsorsiyumda payına düşenleri artırma merakı sonucu Türkiye Cumhuriyeti derin devletlileri Azerbaycan özel polis birlikleri OMON'un başı Ruşen Cevadov'un şefliğinde bir darbe girişimine dahil oldu. Bu konuda görevlendirilen elbette ki MHP idi. Türkiye bir yandan Aliyev'e destek olur görünümü sunarken öte yandan vahşi muhaliflerin palazlanması için saman altından katakulli yürütüyorlardı. Petrol yatakları, silah ve uyuşturucu işinin başını tutmak fena mı olurdu? Demirel Azerbaycan'dan kendisine gelen şikâyetlere kulak verdi ve 5 gün süren darbe girişimi bastırıldı. Sert tepki gösteren Haydar Aliyev olaylar yatıştıktan sonra geldiği Ankara'da dönemin TBMM Başkanı Cindoruk'a, "Türkiye bizim birleşik içişlerimize burnunu soktu, olaylar 400 civanıma mal oldu" diyecekti.
Bu darbenin orta yerinde sırıtan Ferman Demirkol'du. Darbede önemli bir rol oynamış, MHP bağlantısını yürütmüştü. Darbeci Cevadov'un karargâhında bulunan gelişmiş teknolojik aygıtlar, MİT tarafından tedarik edilmişti. Türk Cumhuriyetleri Kalkınma Ajansı görevlisi MİT elemanı Demirkol, darbenin bastırılmasıyla Türkiye Konsolosluğu'na sığınmış, Demirel'in özel ricasıyla da bir uçağa konularak Türkiye'ye iade edilmişti. Darbenin mimarlarından biri de dönemin devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir, nam-ı diğer 'Komando Ayvaz'dı. O da 70'li yıllarda Öğretmen Okulları Genel Müdürü'yken binlerce sol görüşlü öğrencinin okuldan atılmasına ve okullarda ülkücü milliyetçi kadrolaşmanın gerçekleşmesine önayak olmuş bir zat-ı muhteremdi.
Memlekete korkudan tir tir titreyerek getirilen, değerli adı Susurluk dosyasında da geçen Ferman Demirkol, birkaç yıl sonra Anayasa Hukuku kürsüsüne tayin edilerek taltif ediliyordu. Anlı şanlı bir Türk vatandaşıydı sonuçta.
Demirkol'un tayininin iptali için Bülent Tanör'ün açtığı davada mahkemenin oluşturduğu bilirkişi heyeti, bu kişinin bilimsel yönden, yalnız İstanbul Hukuk Fakültesi gibi köklü bir kurumda değil, Türkiye'nin hiçbir üniversitesinde öğretim üyeliği yapamayacağı yönünde görüş bildirdi. Bu arada rektörlerin rektörü Kemal Alemdaroğlu da Bülent Tanör'le hesaplaşmayı kafaya koymuştu. Elbette kendi üslubunca.
İktidarını, ikbalini darbelere bağlamışgillerden Kemal Alemdaroğlu üstüne söylenecek söz kaldı mı?
12 Eylül'ün saati tıkır tıkır işliyor hâlâ. Bu büyük profesör, büyük inanç adamına bakarken cuntanın üniversite ve bilim tanımını tartışmaya açmanın hâlâ ne kadar güç olduğunu hissediyoruz. Ne zaman bilim kurumlarının özerkliği, demokrasi konusunda bir şey söylemeye yeltensek suratımıza 'Çııktık Ağçık Ağlınla' diye haykıran bu adam, İstanbul Üniversitesi'nin demir kapısı. O kapı, üstüne biber gazı sıkılan; televizyonda bir fakülte binasında deprem çatlağı var dediği için ya da polisle çatıştığı için ya da türbanlı olduğu için okuldan atılan öğrencilerin; çeşitli sahte gerekçelerle atılmaya çalışılan değerli öğretim üyelerinin kâbusu olmayı sürdürüyor hâlâ.
Tanör, İÜ İnsan Hakları Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü idi. önce kendisine yönetim görevinden alınma cezası verildi. Tanör, bu karar aleyhine dava açtı; karar mahkeme tarafından iptal edildi. Bu sırada Tanör'e rektörlük tarafından 'olumsuz sicil' verildi. Tanör, yine dava açtı ve bu karar da mahkeme tarafından iptal edildi. Alemdaroğlu'nun gözünü kan bürümüştü. Tanör hakkında pek çok soruşturma açıldı. İlerlemiş hastalığına rağmen ifade vermeye zorlandı.
O, yılmadı, rapor almadı, bütün soruşturma kurullarına çıkıp ifadesini verdi. Alemdaroğlu'na en iyi cevap olacak şu sözler, o ifadelerden birinin son sözleri: "Bu soruşturma da, hakkımda açılan diğer soruşturmalar gibi, despotizm heveslilerine karşı durmamın bir sonucudur. Ayrıca Türkiye'nin en büyük fikri değeri olan Atatürkçülük ve Kemalizm'in kişisel keyfilik ve despotizm heveslilerinin elinde kalkan olmasına her zaman karşı çıktım, bundan sonra da karşı çıkacağım."
Davanın sonuçlandığını göremedi. Mirasçıları mahkemeye dilekçe vererek davanın devam etmesini sağladılar. Ölümünden 7 ay sonra son hukuk mücadelesini kazandı. İdare Mahkemesi, Demirkol'un tayinini iptal etti.
Alemdaroğlu, karara direniyor.


Yıldırım Türker, Radikal
5.01.2004