| |
Türkiye'de ne zaman ansızın işler iyiye gitmeye başlasa, bizler
bir yolunu bulur ve her şeyi tersine çevirmeyi başarırız. Bu filmi
daha önce defalarca gördük ve belki de o yüzden 3 Kasım 2002'de
bıçak kemiğe dayandı ve yine belki de o yüzden bugün hâlâ Türkiye'de
gerçek anlamıyla 'siyaset' yapılmıyor, onun yerine bir nevi kriz
yönetimi uygulanıyor.
'Kriz yönetimi'nden kastım da şu: Türkiye, uzun yıllarını sorun
çözmek yerine kelimenin kötü anlamıyla 'siyaset' yaparak harcadığı
için maalesef bu aşamada olası politika tercihlerinin sayısı çok
azaldı. Özellikle 2001 krizinin ardından, bir ülke yönetiminde görülmemiş
biçimde 'tek yol'lar,
'tek doğru'lar ortaya çıkmaya başladı.
Bugün de hâlâ temel konularda aynı durumdayız, çok fazla politika
seçeneğimiz yok. AKP değil başka bir parti de tek başına iktidarda
olsa üç aşağı-beş yukarı aynı şeyleri yapmak, aynı politikaları
uygulamak zorunda kalacaktı. Buna Kıbrıs politikası da dahil.
AKP'ye yönelik muhalefetin 'sekter' kalmasının ve kamuoyundan umduğu
desteği bir türlü bulamamasının ardında yatan da bu. Vatandaş da
politika seçeneksizliğini bir yerde görüyor. (Politika seçeneksizliğine
son güzel örnek emekli zamları. Ortadaki açık ihtiyacı görmemek
olanaksız ama bu ihtiyacı bir ölçüde gidermek için kabadayılık yapmak
gerekiyordu. Şimdi hükümet o kabadayılığının parasal karşılığını
bulmak için uğraşıyor, muhtemelen sigaraya yapılacak olağanüstü
bir zamla emekli maaşlarına yapılan artış karşılanacak.)
Paradoksal biçimde, bir seçeneksizlik ve bu seçeneksizliğin bir
anlamda anlayışla karşılandığı dönemde iktidar olan AKP'nin esas
işi Türkiye'yi kelimenin iyi anlamıyla 'siyaset' yapılan bir yer
haline getirmek. Yani bugünkü AKP, aslında aynen 1983'ün Turgut
Özal'lı ANAP'ı gibi bir 'geçiş dönemi' hükümeti. İktidardaki başarısı,
'siyaset'i canlandıracak, yani AKP başarılı oldukça karşısına rakipler
çıkmaya başlayacak. Başarısızlık ise bir seçenek değil, çünkü maalesef
'tek doğru'ların, 'tek yol'ların istemeden de olsa uygulayıcısı
AKP.
Bilmiyorum AKP ister istemez edinmek zorunda kaldığı bu misyonun
farkında mı? Teorik olarak değil ama içgüdüsel olarak farkında oldukları,
her fırsatta kelimenin kötü anlamıyla 'siyaset' yapmak istemelerinden
belli oluyor. Bugünün seçeneksizlik ortamında kelimenin bütün anlamlarıyla
'siyaset' yapamamanın acısını içlerinde hissediyorlar.
Ama AKP, bir gün siyaset yapmak istiyorsa bugün kendini feda etmek
ve birtakım yapısal reformları -ki bunlardan bir bölümü gerçekten
devrim niteliğinde- gerçekleştirmek zorunda.
Bu, 'devrim niteliğindeki' reformlardan bir tanesi kamu yönetimi
reformu. Gerçi AKP çıkarılan kaba gürültüye karşı çok kolay teslim
oldu ve reformun en önemli bölümlerini paketten çıkarttı; okulları
ve hastaneleri yerel yönetimlere devretmekten vazgeçti ve reformu
baştan sakat bıraktı, ama yine de Türkiye bu yönetim reformunu gerçekleştirmek
zorunda. Bu reformu eksik ve sakat bırakmanın yanlışlığını AKP kısa
zamanda anlayacak ve bence en geç önümüzdeki yıl ortaya bir 'Kamu
yönetimi reformunu reforme etme kanunu' çıkacak.
Türkiye'nin acil beklediği öteki devrim niteliğindeki reform, 'reel
sektör reformu' olacak. Türkiye'nin küçük ve orta boy işletmeleri,
yani KOBİ'leri ekonominin itici gücü. Bu KOBİ'ler geçen yılı ve
önceki yılı kendi özkaynaklarını yatırıma yönlendirerek geçirdiler.
Yastık altındaki dolarlar çıktı, kur düştü. Ama bu yıldan itibaren
o kaynak da bitti, yani KOBİ'ler yeni yatırımlar için bankaların
kapısına gelmek zorundalar.
KOBİ'ler ne kadar farkında bilmiyorum ama bankalar artık eskisi
kadar kolay kredi vermiyorlar ve vermeyecekler. Kredi almak isteyen
KOBİ'ler, bankalara kendilerinin ne kadar sağlam kuruluşlar olduklarını
kanıtlamak zorunda kalacaklar, bu yüzden kayıt dışından kayıt içine
geçmeye mecbur olacaklar. İşte bu olurken, hükümetin kelimenin kötü
anlamıyla değil iyi anlamıyla 'siyaset' yapması, yani KOBİ'leri
kayıt düzenine girmeye zorlayıcı bir rol oynaması gerekecek.
Kanımca bu, AKP ya da herhangi bir siyasi partiyi en çok zorlayacak
konu olacak.
Yarın da devam edelim...
İsmet Berkan, Radikal
17.02.2004
|