Eşikte bekleyen iki devrim (2)

 

Türkiye'nin uzunca bir süreden beri, belki son 200 yıldır bir geçiş toplumu olduğu biliniyor. Feodalizmden kapitalizme, imparatorluktan ulus-devlete, köylü toplumdan kentli topluma ve hepsini herhalde burada saymama gerek olmayan bir dizi değişimi bir arada ve aynı anda yaşıyoruz. Elbette bütün bu değişimlerin getirdiği sancıları, krizleri, karmaşayı, akıl karışıklığını, mafyalaşmayı, kuralsızlığı vs.'yi yaşıyoruz.
Bugün içinden geçmekte olduğumuz hızlı değişime hem böyle derin ve uzun bir tarihi perspektiften bakabiliriz hem de daha güncel olan başka bir perspektiften. Sonuç değişmiyor, arzulanan ve bir anlamda kaçınılmaz olan eskiye ait bir durumdan yeni bir duruma geçiş.
2001 krizi çok acılara sebep olduğu gibi Türkiye'ye bazı imkânlar da sundu. Bu imkânların başlıcası, ekonomik düzenin değişimini kaçınılmaz kılmasıydı. Bu değişimin en önemli parçası ise devletin ayağını yorganına göre uzatmasını sağlayacak yapısal reformlardı.
Devletin ayağını yorganına göre uzatmıyor olması beraberinde korkunç bir ahlaki çöküntüyü de getiriyordu. Bütün banka hortumlamalarının (belki İmar Bankası ve Egebank olaylarını dışta tutmak lazım) ardında yatan şey de buydu esas olarak.
Türkiye, bankacılık sektörünü yeniden yapılandırmak için inanılmaz bir yükü üstlendi. Türk bankacılık sistemini 'normal'leştirmenin faturası 100 milyar dolara dayandı bile.
Bütün bu paraları harcadıktan sonra, bu çabanın artık boşa gitmemesi gerekiyor. Yani, bir daha bankaların batacak duruma gelmemesi ya da gelecek olsa bile bu yükü bütün ekonominin çekmemesi gerekiyor.
İşte o yüzden bugün Türkiye'nin bankaları, Türkiye'nin neredeyse en şeffaf kurumları. Hem çok sıkı denetleniyorlar hem de bilançoları düzenli biçimde kamuoyuna kadar yansıyor.
Bankacılık sistemi bu kadar şeffaf olan ve bu kadar iyi denetlenen bir ülkede, o bankacılık sisteminin çürük kredi vermesi artık zor.
Öte yandan Türkiye, ekonomik büyümesinde bir sınıra varmış gibi gözüküyor. Kriz sonrasında yüksek büyüme hızları elde edildi. Ve geçen yıl Türk sanayisinin kapasite kullanım oranı yüzde 80'e dayandı.
Yani Türkiye büyümeye devam edecekse ortaya yeni kapasitenin çıkması, başka bir deyişle yatırım yapılması kaçınılmaz. Bu yatırımı da devlet değil özel sektör yapacak.
Dün de yazmaya çalıştım, ekonominin motor gücü olan KOBİ'ler geçen yıl ve önceki yıl yeni yatırımlarını öz kaynaklarıyla, büyük ölçüde de yastık altından çıkan dolarlarla finanse ettiler. Ama bu kaynak artık ya tükenmiş olmalı ya da tükenmeye yaklaşmış olmalı.
Yani KOBİ'ler yeni yatırımlar için bankalardan kredi almak zorunda. Ama yazının başında da anlatmaya çalıştığım gibi bankalar artık eskisi gibi değil. Kredi verecekleri kuruluşun batmamasını istiyorlar, bundan emin olmak için de o KOBİ'nin doğru dürüst bir bilanço ile karşılarına gelmesini istiyorlar.
İşte Türkiye'de devrim etkisi yaratacak en önemli değişim dalgalarından biri böyle başlayacak. KOBİ'ler, kredi alabilmek için kendi iyi yönetimlerini ve geçmiş dönem kârlılıklarını bankalara kanıtlamak zorunda kalacaklar.
Bu kanıtlama sonucunda kayıt dışılık ister istemez ortadan kalkacak, yani vergi tahsilatında artışlar gerçekleşecek.
Dün bu köşede AKP'nin kelimenin iyi anlamıyla siyasetin bu ülkede yeniden yapılmasını sağlamak zorunda olduğunu yazmıştım. Bunun yolu devlet gelirlerini artırmaktan geçiyor.
İşte KOBİ devrimi bunu kolaylaştıracak. Sadece bu mu? KOBİ'lerin kayıt içine girmesi sayesinde zaman içinde siyasetin finansmanı da kayıt içine girmek durumunda kalacak, yani bir anlamda demokrasimizin kalitesi de artacak.
Eşikte bekleyen ve kaçınılmaz gözüken bir başka devrim de bu işte...

İsmet Berkan, Radikal
18.02.2004