|
Soyuttan nefret, faydayı ve somutu yüceltme, ilkeleri çıkarlara
uydurma alışkanlıkları, iç konuşma, iç hesaplaşma ve itiraf geleneklerinin
bu kültüre yerleşmesini hemen her zaman engellemiştir.
Kimi istisnalar olmuyor değil...
Ancak genel olarak ortalıkta "itiraf ve iç sorgulama havası"
taşısa da, sahte, çıkar merkezli, imaj ve konum güçlendirilmesine
yönelik girişimler dolaşır durur. Ve bunlar, bu ekonomik dolaşım
içinde, kimileri tarafından kendi durumunu doğrulamaya yarayan araçlar
olarak algılanır ve sahtece alkışlanır.
Mehmet Metiner'in Neşe Düzel'e verdiği röportaj ile bu röportaj
sonrası yapılan tartışmaların vardığı uç nokta bu durumun tipik
örneklerinden.
Metiner'i tanıyorum. Bu söyleşide dile getirdikleri düne tanıklık
yapmaktan ve bir değişim sürecini anlatmaktan çok "bugüne,
bugünün gereklerine, kendi ihtiyaçlarına yönelik bir kurgu"
görüntüsü veriyor. Belki bu noktanın çok önemi yok; Metiner elbette
istediği amaç ve yöntemle istediğini yapabilir.
Ne var ki Metiner işi kendisiyle sınırlamıyor.
İşin çapını geniş tutuyor, durduğu noktadan geldiği noktaya kadar
kendi yaşadığı değişimi, bir kesimin yaşadığı değişim olarak anlatmayı
tercih ediyor. Konuşurken "içeriden yaşayan biri olmak sıfatı"
ile "olana mesafeli bakan entelektüel" sıfatını sık sık
ve keyfi olarak iç içe geçiriyor.
Ve ortaya şu sonuç çıkıyor:
Metiner ne yaşamışsa İslami kesim ya da diğer İslami aktörler de
onu yaşamıştır. Örneğin "ona göre" "kendisinin yaşadığı
değişim nasıl kendi iç dinamiklerinden kaynaklanmamış" ve 28
Şubat gibi müdahalelerle dayatılmış, üretilmişse, "İslami kesimin
yaşadığı değişim de aynı şekilde kendi iç öyküsünden tümüyle azade
bir şekilde yediği ebeveyn dayağından doğmuştur".
Bu tür iddialar, güç kazanmaya, prestij yenilemeye, merkezle barışmaya
yönelik kurgular, uzun yıllarını İslami hareketin ve aktörlerin
yaşadığı kırılmaları, geçirdiği aşamaları, iç kıvrımları anlamaya
vermiş insanlar açısından yüzeysel ve manasız bir tablo çizer.
En azından benim açımdan durum böyle...
Ancak düşünce, kimlik ve insan haysiyeti olan hiç kimse kendisini
yansıtmayan ama kendisine mal edilen açıklamaları benimsemez...
Eğer yaşıyorsa değişimi demokratik araçlarla yaşayanların ya da
demokrat zihinlerin, sonuçları hâlâ süren insan hakları ihlallerini
arşa vardıran ağır bir askeri müdahaleyi içine sindirmesi, faydalı
olarak görmesi beklenemez...
Nitekim Metiner'in yaptığı bu çıkışın tepki görmemesi mümkün değildi.
Nitekim gördü.
Üslubu zaman zaman düşük olsa da aslında tartışma bundan ibaretti...
Ama işin doğası gereği tartışmaya üçüncü kişiler müdahale etti.
Metiner'i kullanarak, daha doğrusu Metiner'e yaslanarak kendi çarpık
konumlarını, "çıkarlarından hareketle üretmeye çalıştıkları
ve ilke adını verdikleri eklektik görüşler"ini doğrulamaya
çalıştılar...
Ertuğrul Özkök bunlardan birisi...
Dünkü yazısında değişenlere dönek dendiğini hatırlatarak, Metiner'i
Hasan Cemal'le karşılaştırıyor.
Ama olmuyor...
Hasan Cemal kendi adına konuşmuş ve darbeciliği yerden yere vurmuştu;
Metiner ise bir kesim adına konuşarak güç üretmeye çalışıyor ve
bunu bir askeri darbeyi olumlayarak yapıyor.
Nitekim Özkök, yazısının sonuna doğru baklayı ağzından çıkarıyor;
bu ülkeyi 30 yıldır sorundan soruna koşturmuş 12 Eylül ve 28 Şubat
askeri müdahalelerini "demokrasinin balans ayarları" tanımlıyor
ve 28 Şubat'ın İslami kesimi "terbiye ettiğini" söylüyor.
Böylece Metiner'e verdiği desteğin hikmeti de ortaya çıkıyor.
Demokrasi ile sopalı terbiye ve askeri müdahale fikri ne zamandan
beri, nasıl bir araya geliyor?
Metiner gibi Özkök de yıllar içinde değişti.
Ne var ki değişimden değişime fark var. Değişimde ulaşılan yer
askeri müdahaleleri savunmak, doğrulamak ise, aslında yapılan "sınıf,
ütopya, inanç yerine devleti koymaktan öteye geçmeyen", düşünce
değeri taşımayan, "sadece kişisel çıkarlarla açıklanabilecek
ucuz bir faydacılık" olur.
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
03.03.2004
|