|
28 Şubat'ın İslami kesimi terbiye ettiği, 12 Eylül ve 28 Şubat
askeri müdahalelerinin demokrasiye balans ayarı yaptığı iddiaları
yine dolaşıma girdi. Tetiği Metiner'in söyleşisi çekti, önce ona
verilen tepkiler, ardından Hürriyet Gazetesi'nin ve yayın yönetmeni
Ertuğrul Özkök'ün Metiner'e işaret ederek bu iddialara sahip çıkmasıyla
tartışma iyice alev aldı.
Tartışmaya, daha doğrusu "terbiye ve değişim iddiasını savunanları
tartışmaya" bir soruyla devam edelim:
"Bir baba çocuğunu her gün döverek, daha doğrusu kuralları
dayakla öğreterek terbiye edebilir mi?"
Elbette edebilir...
Ama "böyle çocuğun ruh sağlığı nice olur" sorusu da ortada
kalır. Böyle bir çocuk gerek kendisiyle gerek çevresi, değerleri
ve refleksleriyle bırakın sorunlu olmayı, sorunun bizzat kendisi
haline gelir...
Toplumun bir kesiminin sopayla terbiye edilebileceğini düşünmek,
dahası bu yöntem sayesinde değiştiğini, üstelik sağlıklı yolda değiştiğini
varsaymak sadece gerçek dışı olmakla kalmaz, bu durumu savunanların
zihniyetini de ortaya koyar. Eğer demokrasi kurumsal meşruiyet,
temsil ve denetim mekanizmalarının ötesinde bir anlam ifade ediyorsa,
başka bir deyişle birey, özgürlük ve hak kavramlarını kuşatan bir
"değerler sistemi"ne işaret ediyorsa, bu rejim ile "sopalı
terbiye" arasındaki ilişkide belirleyici olan ikincisi olur.
Aynı şekilde Özkök gibilerin temsil ettiği söz konusu zihniyeti
de demokrasinin faydacı, çıkarcı, keyfi yorumuna bağlı sembolik
şiddet güdüsü belirler...
Gelelim askeri müdahalelerden ders almak meselesine...
İnsan her şeyden ders alır.
Bir toplumun yaşamına siyasi ve sosyolojik sonuçları olan her müdahale,
dahası her girdi o toplumu ve o toplumda yaşayan insanları etkiler.
Bu etkinin içinde gerek davranış gerek varoluş açısından iç sorgulamalar
yapma faslı da vardır. Sıkça bu tür sert müdahaleler bir "katarsis"
(insanın kendisine ilişkin olarak kendi başına göremediğini başka
bir araç, kişi ya da durum vasıtasıyla aniden farketmesi) işlevi
görürler.
Bu doğrudur...
Ancak yaşanan sorgulamalar ve değişimlerde tek belirleyici olarak
bu tür müdahalelere işaret etmek, insana, topluma, akla inançsızlığın
ve saygısızlığın göstergesidir. Bu insanı ve toplumu reşit kabul
etmemenin dolaylı ifadesidir. İnsanı reşit kabul etmeyen hiçbir
görüş demokratik öz taşımaz.
Bu tür durumlar olsa olsa yaşanmakta olan bir değişim sürecini
hızlandırır, stratejik gözden geçirmelere yol açar, siyasi akımlar
ve görüşlerde bu tür durumların olumsuz etkilerini giderme refleksini
geliştirirler.
Bu nedenle bir askeri müdahaleden ders çıkarmak ile o askeri müdahaleyi
demokrasiye katkı olarak yorumlamak arasında dağlar kadar fark vardır.
Askeri müdahaleleri demokrasiye balans ayarı olarak görmek demokratların
ve demokrasiye inananların akla getirmedikleri bir husus olsa da,
bu tür yorumlar pek yeni değildir.
Nitekim Latin Amerika, Yunanistan, İspanya ve Portekiz'dekiler
başta olmak üzere 1960'lardan bu yana dünyada yaşanmış onlarca askeri
darbe, askeri rejim ve her otoriter mantık kendisini bu tür gerekçelerle
savunmuştur. Bizde aynı fikri savunanlar ile onlar arasındaki fikri
akrabalık bağı ortadadır.
Askeri darbeler açısından bu ders çıkarma meselesinin aslında işin
çok küçük bir bölümünü oluşturduğu da ortadadır.
Örneğin 12 Eylül darbesinin yarattığı travmalar, insan hakları
ve özgürlükler sahasında açtığı fiili yaralar, işkenceler, idamlar
bir yana, bu rejiminin kurduğu düzen anayasasıyla, siyasi partiler
ve dernekler kanunuyla, yargı düzeniyle tam 24 yıldır Türkiye'nin
ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel hayatını allak bullak etmeye
devam etmekte, her tür normalleşme çabasının önüne set çekmektedir.
28 Şubat da tüm çıplaklığıyla ortadadır:
Onbinlerce insanın fişlenmesi; yüzlerce insanın keyfi gerekçelerle
işinden edilmesi; üniversitelerin birer garnizon haline getirilmesi;
yargının görülmemiş boyutta siyasileşmesi; fiile göre değil kimliğe
göre cezalandırmalar faslının açılması; Özkök gibilerin kendi meslektaşlarını
kurtların önüne attığı, Genelkurmay talimatlarıyla hayata geçirdiği
andıçlar; psikolojik harekat operasyonlarının basın ahlakını tümüyle
yok etmesi; devlet işleyişinin tümüyle askerileşmesi, vakıfların,
derneklerin, okulların keyfi gerekçelerle kapatılması, türlü yönetmeliklerle
kamu kuruluşlarının yargıyı ikame etmesi, kamu ve özel alandaki
her tür doğal dini görünürlüğe karşı medya eliyle linç kampanyaları
düzenlenmesi, toplumun kutuplaştırılması...
Başka söze gerek var mı?
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
04.03.2004
|