1960'a gidilmesinin belirtileri oluştu...

 

Teziç, 'Üniversitelerin ayakta, gergin, tepkili olması Türkiye'yi 1960'lı yıllara götürür. O örnekleri yaşamış biri olarak uyarıyorum. Oraya gelmemeli' diyor
Türkiye, imam hatip sorunu ve YÖK yasası nedeniyle gerilim dolu bir haftayı geride bıraktı. İktidar YÖK ilişkileri nerede koptu? Hukukta bir deyim vardır: 'Usul, esası belirler.' 58 ve 59'uncu hükümet döneminde, üniversitelerin ve YÖK'ün girişiminden önce siyasi iktidarın inisiyatifi ele alması isabetli olmamıştır. Bu iktidara karşı bir güvensizlik oluşturdu. YÖK taslağında bir emrivakiyle karşılaşılması rektörleri rahatsız etti. Acil Eylem Planı içerisinde YÖK adeta Milli Eğitim'in yan kuruluşu gibi görüldü. Hükümet anayasal bir kuruluş olan YÖK'ten rahatsız olmakta.

Kurullar devrede kalmalı
YÖK başkanlığına geldiniz ve diyalog zemini aradınız...
Benden önce zaten taslağı 15 Aralık'ta Başbakan'a teslim etmek üzere bir mutabakat sağlanmış. YÖK Başkanı olduktan sonra rektör arkadaşlarıma şunu söyledim: Ben Anayasa hukukçusuyum, kurulları devreden çıkarmak olmaz, taslağı müzakere süzgecinden geçirmeden 7 - 8 kişinin iradesiyle Başbakan'a sunamayız. Kurullarda bir tadil kararı çıktı.

Prof. Ayhan Alkış'ın başkanlığındaki çalışmayı mı kastediyorsunuz.?
Evet. Onlar da şimdi 8 kişi kaldılar. Ben Başbakan'dan süre istedim. Hocam, 'Fazla gecikmesin, zaten arkadaşlar 9 aydır bana taslağı teslim etmediler. Sözlerinde durmadılar' dedi. Onu anladım ki, Başbakan ve hükümet, Üniversitelerarası Kurul'u (ÜAK) muhatap olarak kabul etmiş. Ben Sayın Başbakan'a anlattım: 'Burada kamu tüzel kişiliği olarak üniversiteyi temsil eden YÖK var. Biz kendi içinde süreçleri tamamlar, size sunarız' dedim.
8 Aralık 2003'te YÖK'te görevime başladım. 12 Aralık'ta Sayın Başbakan'la telefonla görüştüm. 26 Aralık'ta bir araya geldik. O süre içinde geniş bir mutabakat sağlamaya çalıştım. Ortaya bir taslak çıktı.

YÖK'ün reform taslağı...
Reform taslağı değil. Bir iki ayda üniversite reformu olmaz. Metin büyük bir gayret ürünüydü. Rektör arkadaşlarım büyük itirazlarla ortaya çıktılar. Metin sürekli değişti. Bambaşka oldu. Cumhurbaşkanı'na da bilgi veriyordum. Rektörler, 'Götürmeyin, zaman isteyin' dediler. Biraz tedirgin oldum. Göreve yeni başlamışım, Başbakan'a verilmiş söz var. Takvim aşılıyor, bana bir harita çizin dedim.
Ocak ayına böyle girdik. Bana dediler ki, 'Teslim etme!' 15 Aralık'ı teyit ettiğinize göre ben bu metni götürürüm. Ben durumu Sayın Cumhurbaşkanı'na arz ettim. 'Süre istemeyin hocam' dedi, 'Siz metni verin, sözünüzü yerine getirin, ondan sonra sürece bakarız.' Cumhurbaşkanı'yla görüştükten bir saat sonra Başbakan'a gittim. Başbakan'a metni sundum. Resim bile çekildi.

Başbakan Erdoğan, 4 kez aldatıldığını söyledi.
Başbakan'la aramızda şöyle bir konuşma oldu: 'Sayın Başbakan bu çok netameli bir konu, kolay uzlaşma sağlanmaz, Milli Eğitim Bakanlığı'nı çok telaşlı görüyorum. Milli Eğitim'le sürtüşmeye girmeden oradaki çalışmalardan da faydalanırsak, belki daha zengin bir taslak ortaya çıkabilir.' Başbakan bunu anlayışla karşıladı. 'Bu komisyonun başında siz olun' dedi. Çalışmalara başladık, biz zaten bir tadil metni sunmuştuk. Ama Milli Eğitim Bakanı'nın, danışmanlarına ayrı bir taslak hazırlattığını öğrendim. Bu duruma 15 Mart'ta geldik. Sayın Başbakan da seçim meydanlarında 'Herkes ayağını denk alsın, katsayılar değişecek' diye çıkış yaptı. Kendisiyle bunu da konuşmuştum. 'Bu iş seçim malzemesi haline gelirse çalışma gölgelenir', dedim.

Katsayıda bir öneriniz var mıydı?
Hayır. Bunlar konuşulurken Başbakan'a dedim ki, 'Bizim de değişmesini istemediğimiz noktalar var. Onlara biz dokunmayız.'

İmam hatipler meselesi.
Onu ima ettim. 'Hocam, dedi Başbakan, onlarda bir yere kapanırsınız uzlaşılır.' 'Uzlaşmamız şart değil, görüşlerimizi ortaya koyarız, nihayet bu bir taslaktır, parlamentoya gider. Meclis'in vereceği karara biz ambargo koyamayız', dedim. Buralarda bir itirazı olmadı. Şunu söyledi. 'Peki ama bir duman çıksa da, uzlaştığımız görülse.'

Papa'nın seçimi gibi...
Olmasa da biz metni veririz, gerekçelerini de yazarım. İki olay; bir Başbakan'ın seçimde meydan okuması, Milli Eğitim Bakanı'nın tavrı bizi iyice güvensizliğe itti.

Tek maddelik hazırlık
Hükümetin asıl hedefi nedir? Hükümet ile YÖK arasındaki bu kırılmanın tek nedeni imam hatipler mi?
2003'ün ekim ayında, ben göreve gelmeden önce de bir kırılma yaşadık. Milli Eğitim Bakanlığı, imam hatipler ve katsayı değişikliğine ilişkin tek maddelik bir taslak hazırlamıştı. Orada büyük tedirginlik yaşadık. Yıldız Teknik Üniversitesi'ndeki bir toplantıda dedim ki,'Tek maddelik kanun amacı belli ediyor.' Demek ki burada bir reform düşüncesi, uzlaşma arayışı yok. Bir tehdit gibi algıladık, ilk kırılma noktası oydu. Rektör arkadaşlarımız yine de çalışmalara devam ettiler. Ancak güvensizlik derinleşti. Bunda Milli Eğitim Bakanlığı'nın tutumunu ön planda görüyorum. Tam güven ortamının oluşacağı sırada Milli Eğitim Bakanı, Başbakan'ı gereğince bilgilendiremedi, bizimle bağlantısını da kerhen sürdürdü, YÖK'ü görmezlikten gelmeye çalıştı.
Ben şunu hatırlattım, parlamentoda oylanan yasa son aşama değildir.

Sizin sözlerinizde 'demokrasi dışı' yaklaşımlar aranmasın.
Hayır, hayır. Yürürlükteki hukuk budur. Egemenliğin kullanılmasında böyle bir çerçeve vardır.

Çankaya ne yapar?
Sayın Cumhurbaşkanı yasayı geri gönderdiği anda üniversitelerdeki bu gerilim biraz düşer. Hükümet ısrar etmezse bu konu durulmuş olacaktır.

Böyle giderse nasıl bir tehlike görüyorsunuz?
Gitmemesi lazım. Böyle gitmesini iyi görmem. Gerginlikle sonuç alınmaz.

Siz 1960'ı yaşadınız...
Oraya gitmesinden korkarım. Bunun belirtileri var, çünkü, üniversitelerin ayakta, gergin, tepkili olması Türkiye'yi 1960'lı yıllara götürür. O örnekleri yaşamış biri olarak uyarıyorum. Oraya gelmemeli. Bunu söylerken bu hükümetten kurtulalım düşüncesinden hareket etmiyorum. Nihayet seçimle oluşmuş bir parlamento var. Meclis'ten çıkmış bir hükümet var. Bu süreci siyasi iktidarı devirmek için değil, demokratik bir toplumda alacağımız mesafelerin kanallarını açmak yönünde kullanmalıyız.

Hükümet de laik demokratik rejimin temellerini sarsmamalı. Askeri çevrelerden YÖK nedeniyle gelen tepkiler 28 Şubat benzeri çağrışımlar uyandırıyor mu?
Anayasa'daki değerleri zedelememeli. Cumhuriyetimizin ta milli mücadeleden gelen iki temel ilkesi var: Laiklik ve üniter yapımız. Bu değerlerde zedelenme olmadan siyasi hayatımızın çoğulcu sistem içinde devam edebilmesi gerekiyor.

Çoğunlukla her şey yapılamaz

12 Mart'ta Muhsin Batur'un bir sözü var, Meclis'in egemenliğinin başka kurumlar aracılığıyla da kullanılması...
Karşı ağırlıklar.

Meclis'teki siyasi irade bu şekilde devreden çıkarılmak mı isteniyor?
Tersine, Meclis çok güçleniyor. Meclis kamuoyundan gelen seslere kulağını açıyorsa yapacağı düzenlemelerde hata payını azaltır. Kulaklarınızı topluma tıkadığınız zaman onun adı çoğulculuk olmaz, çoğunluğun her şeyi yapabileceği anlayışını getirir. Siyaset felsefesi açısından bakarsak, kanunların Anayasa'ya uygunluğunun yargısal denetimi demokratik bir mekanizma olmaktan çok, liberal siyasi felsefeye aittir.
Egemenliği kullanan yegane organ diyor. Halbuki 1961 ve 1982 anayasaları egemenliği kullanan yetkili organlardan biridir.

'Diz çöktürme' yok
Sonuçta hükümet bir siyasi tasarrufta bulunuyor ama yapamazsın deniliyor. Bunu 'hükümete diz çöktürme' şeklinde yorumlayan görüşler var. Siyasete toplum gözünde meşruluk kazandıran biraz da bu talepler değil midir? AKP hükümet oldu ama iktidar olamıyor!
Diz çöktürme değil. Liberal demokratik toplumların esası çoğulculuktur. Benim sık kullandığım bir deyim var: Liberal toplum 'yaratıcı kaos'tur. Her düşünce ortaya konur. O zenginlik içinde doğrulara yaklaşırız. Siyasal toplum projesi budur. Dünyada da, globalleşmenin getirdiği pek çok sıkıntıyı tepkileriyle kamuoyu her gün yaşıyor. Demokratik, liberal toplumda parlamentoya yönelecek eleştirilerin hiçbiri baltalama, köstekleme değildir.

İmam hatipler meselesinde Meclis'teki iktidar partisinin çoğunluğa dayalı bir baskısı mı söz konusu?
Sayısal gücün inandırıcı olması çok önemli. Geçmişte çok sıkıntılar yaşandı. Ben bunu Sayın Başbakan'a da söyledim. En büyük krizlerin yaşandığı dönem tek parti çoğunluğunun parlamentoda olduğu dönemlerdir. Babıali Baskını, 1913, Osmanlı'da. 1960 öncesi Menderes dönemi. 12 Mart'ta Demirel'in Meclis'te çoğunluğu vardı. Ama çoğunluklar bir rejim krizini önlemekte yeterli olmadı. Çoğunluklar inandırıcı olduğu sürece güç kazanıyor.

YÖK Başkanı olarak taraflara ne öneriyorsunuz?
Bu süreç büyük bir güvensizlik yaratıyor. Çok sevimsiz sözcükler kullanıldı, 'Aldatıldım' gibi... Kanımca 45 yıllık hocalığım sonunda söyleyeceğim şudur: YÖK yasasıyla ilgili çalışma durdurulmalı. Bu süreçten bir olumlu noktaya gitme imkanı görmüyorum. Bu yasama süreci burada durmalı. Düşünceler çok zengin şekilde ortaya konuldu. Üniversiteler kendi özeleştirisini yapar, hükümet de nerelerde tıkandığını değerlendirirse sanırım daha makul bir aşamaya gelinir.

Mutabakat değil temsil ilişkisi olur

Başbakan'ın Meclis'te 'Ülkeyi YÖK mü yönetiyor?' çıkışının temelindeki, 'mutabakatı kurumlar yerine milletle araması' düşüncesine siz 'Son sözü Meclis söylemez' sözleriyle yanıt vererek egemenlik tartışmasına yol açtınız. Bir Anayasa hukukçusu olarak, 'Egemenlik milletindir' sözünü nasıl anlıyorsunuz?
Milletle mutabakat olmaz. Mutabakat, uygunluk demektir. Seçmenle seçilen arasında mutabakat değil, bir temsil ilişkisi vardır. Bu temsil ilişkisine bağlı olarak seçmenlerine yaptığı vaatleri yerine getirmek için hükümet siyasi tercihlerini yasayla düzenler. Ancak Başbakan'ın hayli sert olan konuşmasına ben şu cevabı verdim. Dedim ki, 'TBMM, egemenliği kullanan tek yetkili organ değildir, makamlardan biridir.' Anayasa'nın 6. maddesi bunu çok açık söylüyor.
Zaten hiç kimseye, sınıfa, zümreye imtiyaz tanımadığına göre de organlar arasındaki ilişkileri ön plana çıkaran, 1961 Anayasası'ndan gelen, 1982'de devam eden karşı ağırlıkları vardır. Nedir bunlar? Demokratik ve çoğulcu toplumda hukuki planda Anayasa Mahkemesi de egemenliği kullanan bir yetkili organdır.

Yasama görevi Meclis'e ait.
Yasama organı istediği düzenlemeyi getirebilir. Ancak onun Anayasa'ya uygun olup olmadığı sorunu karşımıza çıkıyor.

O sonraki aşama değil mi?
Bakın, kanunun aleniyeti var. Kamuoyundan gelen tepkilere Batı demokrasilerinde kulak verilir. Yasama süreci çok yönlüdür. Toplumun başka dinamik güçleri de var. Bunun denetleme süreci vardır.

'Kopenhag' tek kriter değil...

AKP, imam hatipler nedeniyle salt Türkiye'ye değil, üyesi olmaya çalıştığı AB'ye de yanlış sinyaller vermiyor mu? Batıda, 'siyasal İslamın yükselişe geçtiği' şeklinde yorumlar başladı...
AB üyesi olmanın kriterleri Kopenhag'la sınırlı değil. Sandıktan çıkan nasıl bir çoğunluk, Avusturya örneği var görüyorsunuz. Avrupa, Türkiye'de siyasi iktidarın nasıl bir yol alacağını izliyor. Bu olaylar nerede düğümleniyor. Sadece dinsel planda tepki değil. Türkiye, Cumhuriyet'le birlikte çağdaş eğitim konusunda adımını attı. Aydınlanma sürecinden geriye doğru dönüş, Batı'yı da çok rahatsız eder. Aynı kulüpte buluşmanın ortak değerlerinde farklılıklar olursa, Türkiye beklediğini bulamayabilir. Üniversiteler bunun büyük göstergesidir. Demokratik tepkilerden nasıl etkilendiğine Batı bakıyor. Parlamentodaki çoğunluk her şeye muktedirdir. Biz istediğimizi getiririz, herkes haddini bilsin dediğiniz zaman orası demokratik bir toplum değildir. O noktada AB çıtası düşer. Bence AB'den önemli olan Türk insanının huzurudur. Belli bir amaca körü körüne gitme yönündeki ısrarcılık sorumlulukla bağdaşmaz.

Ömür boyu kadro tehlikeli

Üniversiteyi karşısına almak da iktidarlara yaramıyor.
2547 sayılı kanunun üniversitelere dar geldiği bir aşamadayız. Buraya doğru yönelirken siyasi iktidarın çok başka bir konuya özel önem atfetmesi bir şey getirmeyecek. Üniversitelerdeki sıkıntılarla, gündeme getirilen meslek liseleri, imam hatipler arasında bir örtüşme yok. Bunun ürünü 11 maddelik çok cılız bir yasa. Biraz dolgu maddesi koyarak kendi amacına gitme. Tavizler vermek. Doçent, yardımcı doçent kadrolarının kolay kullanılması. Sekiz yıl sonunda yardımcı doçentlerin görevine son vermemek, öğretim görevlisi kadrolarına alarak ömür boyu kadroları doldurmak çok tehlikeli.

Kadrolaşmanın yanı sıra üniversite özerkliğine de aykırı görülüyor.
Ömür boyu yardımcı doçent kalabilecek, tembelliğe sevk edecek, üniversiteyi dinamizminden yoksun bırakacak bir sistem oluşturuluyor.

Kimdir?

Erdoğan Teziç, 1936'da İstanbul'da doğdu. 1955'te Galatasaray Lisesi'nden, 1959'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yaptı. Ardından mezun olduğu İ.Ü Hukuk Fakültesi'nde Dr. asistan, doçent ve Anayasa hukuku profesörü olarak görev yaptı. Galatasaray Lisesi Müdürlüğü, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı ve Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1993 - 2000 yılları arasında da TBMM Başkanlığı Hukuk Danışmanlığı'nı yürüttü. 2000'de Galatasaray Üniversitesi Rektörlüğü görevine getirildi. 2003 aralık ayında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından YÖK Başkanlığı'na atandı.

Derya Sazak - Erdoğan Teziç ile söyleşi, Milliyet
17.05.04