| |
Bizde devlet ve hükümet diye demokrasi dışı ikili bir yapı var.
Hesap vermeyenler iktidarı kullanıyor burada. Hükümet ise devlete
hükmedemiyor YÖK, üniversitelerin içler acısı haline odaklanmak
yerine, hükümetle siyasi rekabete girdi. Üniversiteleri idare edenlerin
siyaset kavgası ürküntü verici. Hükümet bu ağırlığı kaldıramaz.
AKP'ye destek ekonominin iyiliğine bağlı. Sertleşme, ülkeyi ana
gündemi olan AB ve ekonomiden uzaklaştırır.
AKP, iktidara geldiği günden bu yana sergiledeği uzlaşmacı tutumu,
imam-hatip konusunda aniden sertleşerek terk etti. YÖK yönetiminin
kendini siyasi bir parti gibi görmesi ve Genelkurmay'ın siyasi bir
iktidar için onur kırıcı bir açıklama yapmasının, AKP'yi sertliğe
ittiği düşünülebilirdi. Ama daha önce de benzer olaylar olmuş ve
hükümet her seferinde geri adım atmıştı. Şimdi ise 'imam-hatip'
gibi AKP'ye oy vermiş olan birçok insanda bile tedirginlik yaratacak
bir konuda siyasi kavgaya girmeyi ve sonuna kadar gitmeyi göze alıyordu.
İslam ve siyaset üzerine araştırmalar yapan, Milli Görüş hareketini,
İslamcıları, İslami kimliği ve AKP'yi yakından izleyen İhsan Dağı
ile AKP'nin niye şimdi bu çatışmaya girdiğini, niye çatışma konusu
olarak 'imam-hatip'i seçtiğini, AKP'nin iç yapısını, üniversitelerin
ve bürokratik merkezlerin AKP'ye bakışını konuştuk. ODTÜ Uluslararası
İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. İhsan Dağı'nın İslam ve siyaset,
İslam ve Batı üzerine Türkçe ve İngilizce yayımlanmış çok sayıda
kitabı ve makalesi var. İhsan Dağı ayrıca 'insan hakları ve küresel
siyaset' üzerine de araştırmalar ve yayınlar yapıyor. Doçent İhsan
Dağı, Liberal Düşünce Topluluğu'nun da önde gelen isimlerinden.
Hükümet, iktidara geldiğinden beri sorunları uzlaşmayla çözmeye
çalışıyor, çatışmalardan kaçınıyordu. Son imam-hatip olayında ise
Genelkurmay'ın açıklamasına sert ve demokratik bir cevap verdi.
Niye sertleşti AKP?
Sertleşme, YÖK meselesinin, uzlaşmayla çözülemeyeceğinin anlaşılmasından
kaynaklandı. YÖK'ün ve rektörlerin direnişi, Genelkurmay'ın açıklaması,
AKP'yi 'muktedir' olma konusunda yeniden hassasiyete taşıdı. Türkiye'de
devlet ve hükümet diye demokrasiye aykırı ikili yapı var. Hesap
vermeyenlerin iktidar kullandığı bu yapıda, hükümet devlete hükmedemiyor.
YÖK tartışmasında, ulusal iradenin Meclis'te tecelli ettiği ama
Türkiye'de ulusal iradeyi kullanan başka organların bulunduğu açıkça
söylendi.
YÖK Başkanı söyledi bunu.
Anayasa hukukçusu kendisi.
'Parlamento son merci değil' dedi. YÖK Başkanı, böylesine demokrasi
karşıtı açıklama yapma cüretini, AKP'nin dinci görünümlü parti olmasından
mı alıyor?
Parlamenter demokraside, Meclis'in dışında egemenlik kaynağı yoktur.
Meclis'i, devletin bir bürokratik birimiyle eş görmek, meşruiyet
açısından yanlıştır. Ama Türkiye'de, merkez sağ nasıl bir 'ulusal
irade' fetişizmi taşıyorsa, merkez sağ dışındaki gruplar ve bürokratik
elitler de ulusal iradeye yönelik büyük tepki ve kuşku taşıyor.
Meclis'teki ulusal iradeye rağmen, iktidarını kullanmak isteyen
bir bürokratik merkez var bu ülkede. YÖK ve bazı yönetim birimlerinin
hükümetle siyasal rekabet içine girmesi demokrasiye aykırıdır. Çünkü
demokrasilerde iktidar mücadelesi partiler arasında yürür.
Peki sağdaki ulusal irade fetişizmi, siyasette nasıl sonuç yaratıyor?
Ulusal irade fetişizmi yüzünden, merkez sağın 1950'lerden beri demokrasiye
bakışı 'çoğunlukçu' bakış oldu. Çoğunlukçu demokrasi ise Türkiye'ye
yetmez. Bu ülkeye gerekli olan azınlıklara, farklılıklara, hak ve
özgürlüklerini veren 'çoğulcu' demokrasidir. Ama AKP liderleri hâlâ
öğrenme sürecinde. Öğrenmeye büyük katkı AB'den geliyor. AKP'nin
demokrasi ve insan hakları öncelikleri, AB'nin talepleriyle örtüştü.
Şimdi bu şekilsel örtüşmenin altını farklılıklara saygı gösteren
çoğulcu bir kültürle doldurmak gerekiyor.
Genelkurmay açıklaması da, hükümetin ve parlamentonun varlığını,
anayasal yetkilerini neredeyse kısıtlayan, Genelkurmay'ı parlamentodan
üstün gören hava taşıyordu. Hükümet, buna artık karşı çıkması gerektiğine
mi inandı?
Yerel seçimdeki yüzde 42 oy, Kıbrıs'ta MGK uzlaşısının dışında atılan
adımlar, AKP'yi gerçekten 'iktidar' olduğu kanaatine taşıdı. Seçim
vaadi
olan YÖK'e artık el atma gereğini duydu. Meslek liselerine uygulanan
katsayı ve özellikle imam-hatip sorunu da yaklaşan sınavlarla aciliyet
kazandı. Bir buçuk yıllık AKP hükümetinin bu konuda hâlâ adım atmaması
tabanı açısından sorundu. Bunu aşmak istedi.
AKP, büyük ölçüde yoksul kitlelerin partisi. Seçim meydanlarında
oy tabanına sadece YÖK ve imam-hatip sözü vermedi. İş sözü de verdi.
Türkiye'de işsizlik trajik boyutta. AKP niye iktidar olduğunu göstermek
için ekonomiyi değil de, imam-hatip tartışmasını seçti?
İmam-hatip siyasal İslamcıların inhisarında bir konu değil. Dar
bir taban değil. İmam-hatiplerin büyük bir toplumsal desteği var.
Merkez sağ tabana, muhafazakâr kesimlere yönelik bir mesajdır bu
okullar. Muhafazakâr merkez sağın ihtiyaç duyduğu bir eğitim biçimidir.
Ayrıca adil olmayan katsayı uygulaması, salt imam-hatiplerin sorunu
değil. Ama bu tartışmalarda meslek lisesi öğrencilerinin sorunları
konuşulmadı. Eğitimin her alanında tam bir rekabet olmalı.
AKP'nin yasasıyla tam rekabet geliyor mu peki?
Gelmiyor. Hâlâ kısıtlamalar var. İnsanlar hangi liseden mezun olurlarsa
olsunlar üniversite sınavında eşit yarışabilmeli. Hiçbir gruba ayrıcalık
tanınmamalı. Hükümet, YÖK konusunu çok kötü yönetti. Üniversitedeki
iktidarla, yani YÖK'le ve rektörlerle uzlaşı aradı. İktidardakiler
uzlaşmaya niyetli değildi. Hükümet, üniversite iktidarının dışındaki
öğretim üyeleriyle ve dernekleriyle uzlaşmalıydı. Çünkü YÖK taslağı,
iktidarın değiştirilmesini, yönetimin daha adem-i merkeziyetçi olmasını
öngörüyordu. Bu, bir iktidar kaymasıydı. İktidar kaymasını iktidardakilerle
birlikte yapmak çok zordu.
Genelkurmay'ın çıkışı demokratik açıdan kabul edilebilir bir çıkış
değildi. Hükümet, imam-hatip yasasına karşı çıkan birçok demokratik
kuruluşun, bu kez demokrasiyi korumak adına kendisini destekleyeceğini
mi hesapladı?
Hayır. Genelkurmay'ın açıklamasından sonra hükümetin taslağı çekmesi,
Türkiye'nin demokratik görünümü açısından sakıncalıydı. Bu sakıncayı
gidermenin yolu yasayı Meclis'e taşıyıp geçirmekti. Hükümet irade
gösterdi ve yasa kabul edildi. AB açısıdan kritik yıldayız. Genelkurmay
dahil bütün aktörlerin çıkışlarında daha hesaplı, ölçülü olması
beklenirdi. Şimdi beklenti, yasanın Cumhurbaşkanı'nca geri gönderilmesi
ve rafa kaldırılması. AKP de bunu bekliyor. Stratejisi bu.
Hükümet geri adım atmazsa, sertleşmenin sonucu ne olacak?
Hükümet bu ağırlığı kaldıramaz. Sertleşme Türkiye'yi ana gündemi
olan AB, demokratikleşme ve ekonomiden uzaklaştırır. Gerginliği
tırmandırmak AKP'ye kısa vadede popülarite sağlar ama iktidarının
devamlılığıyla ilgili şüpheler yaratır. Dinsel duyarlılıklar, AKP'nin
merkez sağdaki tabanını genişletebilir ama... Türkiye'de toplumsal
tabanınız ne kadar geniş olursa olsun, bazı konularda aldığınız
tutum, o toplumsal tabanınızı orta vadede korkutabilir, yok edebilir.
Kurumsal iktidarlar toplumsal tabana dayanan iktidarınızı alt edebilir.
AB'ye entegrasyon, Türkiye'deki devlet ve hükümet ayırımını hâlâ
değiştirmiş değil.
Dindar bir altyapıdan gelen partiler daha önce çok ürkek davranıyordu.
AKP ise ilk kez cesur davranıyor. Bu partinin mi yoksa Başbakan
Erdoğan'ın cesareti mi?
AKP'nin yerel seçimde aldığı yüzde 42 oy, 83'ten beri alınan en
büyük oy. Bu, güç odaklarına karşı bir dayanak.
Genelkurmay'a karşı demokrasiyi savunan AKP, neden aynı demokratik
tavrı üniversiteleri özerkleştirmek için sergilemiyor?
İktidar aracını bu kez kendi denetiminde tutma girişimi bu. YÖK'e
nüfuz ederken, YÖK'ün yapısını biraz da değiştirme çabası var tabii.
Çünkü yapıyı değiştirmeden YÖK'ü denetleme girişiminin meşruiyeti
sorgulanırdı.
AKP, özerk üniversite istiyor mu peki?
Bir iktidar aracından yoksun kalmak isteyeceğini sanmıyorum. YÖK'
teki devlet egemenliğini biraz kaldıracak, hükümeti de YÖK'te etkili
kılacak bir model geliştirildi. Atamalarda hükümetin ağırlığı belirginleşti.
Bu yasa, özerk üniversite yaratmıyor.
Üniversiteleri demokratikleştirmiyor. Ama üniversiteler üzerinde
iktidarı kullanan güçlerin sayısını ikiye çıkarıyor. YÖK, 12 Eylül
darbe rejiminin önemli dayanağıdır. Darbe anayasası AB dinamikleriyle
delik deşik edilirken, YÖK'ün hâlâ dokunulmaz olması düşünülemez.
YÖK'ün anayasal dayanakları değiştirilmeden üniversitelerin reforme
edilmesi mümkün değil. Ama AKP, YÖK'ün anayasal dayanaklarını değiştirmeye
cesaret edemez.
AKP, 'YÖK'ü biraz da ben kullanayım' anlayışının bir sonucu olarak,
toplumda YÖK'ün değiştirilmesiyle ilgili yıllardır var olan bir
uzlaşıyı heba etti. Öyle mi?
Bu tartışmalarda öyle bir noktaya geldik ki, YÖK'ten rahatsız olan
insanlar, YÖK'ün mevcut durumunu savunur hale geldi. 1980'lerde
YÖK'e şiddetle karşı çıkanlar bugün YÖK'ü şiddetle savunuyor. 1980'lerde
YÖK'e ve üniversitelere yapılan atamalar, Türk-İslam sentezcileriyken,
şimdi başka bir kesim tercih ediliyor. Tüm kesimleriyle büyük bir
ilkesizlik ve iktidar paylaşımı mücadelesi var ortada. Türkiye'de
üniversitelerin durumu
içler acısı. Ama bu ciddi sorunlara odaklanmak yerine, üniversite
yönetimleri hükümetle siyaset kavgasına tutuştular. Bu, ürküntü
verici.
Peki AKP toplumun bütününün özgürleşmesinden yana mı?
Türkiye bir buçuk yıl öncesine göre bugün daha özgür ve demokratik
bir ülke. AKP'nin demokratikleşme adımlarının arkasındaki dinamik
de AB.
Ama AKP'nin gerçekten demokrasi ve özgürlüklerden yana olup olmadığını
bu yılın sonunda göreceğiz.
Ne göreceğiz?
Eğer AB aralıkta olumlu cevap vermezse, AKP Türkiye'ye özgü modeller
peşinde koşan, demokrasiden uzaklaşan, otoriter, daha içe kapanmacı,
küreselleşme karşıtı bir yola girebilir. AB tarih vermezse, AKP,
AB üyeliğine şiddetle karşı çıkan 'ulusalcılar'la yani 'izolasyonistler'le
ittifak arayışlarına girecektir. Dışarıda da, ABD'yle özel bir ilişki
kuracaktır. Bunun altyapısı da hazırlandı. Bu işbirliğinin demokrasi
ve insan hakları kaygısı yoktur.
Amerikalılar ve İsrailliler açısından Türkiye'de birkaç iyi adamın
varlığı, karmaşık bir demokrasiden daha gereklidir. Bu noktadan
sonrası, Türkiye'de darbe dahil her şeyin olabileceği bir kaostur.
AKP-ABD ilişkisinin kurumsal çerçevesi haziranda daha netleşecek
olan Büyük Ortadoğu Projesi'dir.
YÖK konusuna dönersek... Eğer bu hükümet üniversitelerin tamamının
özgürlüğünü savunsa imam-hatip meselesini de bu özgürlüğün içinde
değerlendirse, büyük ihtimalle daha az eleştiriyle karşılaşırdı.
Bunu niye yapmadı?
Yapılması gereken üniversitelerin ve eğitim sisteminin tümüyle reforme
edilmesiydi. AKP, YÖK'te bile, bu yapıda nüfuz sahibi olmak için
sınırlı değişiklikler peşinde koştu.
Ekonomi son günlerde sarsıntılı. Hükümet bu siyasi çıkışları yaparken
ekonominin artık bundan etkilenmeyeceğini mi düşünüyor?
Böyle düşünüyorsa, büyük yanlış içinde. Ekonomi, siyasal krizlere
çok duyarlı. Toplumsal desteğin varlığı da ekonominin iyi gitmesine
bağlı. İdeolojik mesajlar bir partinin toplumsal tabanını tutmak
için yeterli değil. Türkiye'de seçmen akışkan. Bunun ana nedenlerinden
biri de ekonomi. AKP gerginliklerin ekonomide yarattığı baskıları
dikkate alarak siyasal önceliklerini düşünmek zorunda kalacak.
İktidar, çok ciddi demokratik paketlere sahip çıktı, ama kadın
konusunda fevkalade ürkütücü açıklamaları yayımlandı bazı AKP üyelerinin.
Bu partinin kadına bakışı ne tam olarak?
AKP, kadına muhafazakâr açıdan bakıyor. Bir yanda baş örtüsünün
kadına özgürlük verdiği, onu kamusal alana çıkardığı söylemi var,
öte yanda kadına mesafeli, ikircikli bir kültür var.
AKP'nin kadın özgürlüklerini savunacağını düşünebilir miyiz?
Bütün kesimlerin özgürlüğünü savunmayan bir AKP'nin demokrasi ve
insan hakları projesi hiçbir zaman inandırıcı olmayacak. Ama AKP
belirgin grupların haklarını, özgürlüklerini savunmak konusunda
epey mütereddit. Kürt meselesi, Kürt kimliği konusunda da bir şey
söylemiyor. Belirli kesimlerin özgürlük taleplerini, genel insan
hakları söylemi altında absorbe etme stratejisi izliyor. Ama bu
mümkün değil. Çünkü günümüz toplumları cinsel, dinsel, etnik kimliklerin
belirgin ve görünür olduğu toplumlar.
Sizce AKP, bu son siyasi krizden zayıflayarak mı çıkacak?
Bu işi dondururlarsa, krizden güçlenerek çıkacak. Kendi tabanına,
'Biz yapacağımızı yaptık' diye bir mesaj vermiş olacak. Geri adım
atmakla da kendi tabanı dışındaki kesimlerle uzlaşmaya açık olduğunu
gösterecek.
AKP'nin tabanı kim?
Gittikçe genişleyen bir Anadolu. Bunun içinde kent yoksulları, muhafazakâr
Anadolu esnafı, yenilikçi
Anadolu girişimcisi, tarım kesimleri var. AKP'nin tabanı merkez
sağ bir taban. Demokrat Parti'nin değişim çabası, nasıl bürokratik
merkezin dışındaki kesimlerden, Anadolu'dan destek aldıysa, AKP'nin
değişim projesi de merkezin dışındakilerden destek alıyor. AKP'nin
2002 ve 2004 seçim zaferleri aslında Türkiye'de siyasal İslam'ın
iflası anlamına geliyor. AKP, İslam'ı siyasal bir güç olmaktan çıkardı.
İslami duyarlılıkları 1950'lerde, 60'lardaki gibi yeniden merkezi
siyasetin içine çekti. Ülkede demokrasinin yerleşmesi için çok önemli
bu. İslam'ın siyasallaştırılması Türkiye'de oy getirmiyor artık.
AKP genel seçimde yüzde 34 oy alırken, Milli Görüş'ün partisi Saadet
yüzde 2-3'te kaldı. Zaten Türkiye özelinde ve Ortadoğu genelinde
İslam bir siyasal model olarak bitti. Türkiye'de İslam toplumsal
alana çekildi. Bu zor bir süreç.
Hangi bakımdan zor?
AKP hem iktidara hazır değil, hem tecrübeli değil. AKP zihinsel
ve söylemsel büyük transformasyondan geçiyor. Şablonları, düşünce
biçimleri İslami dile ve cemaat kültürüne yaslanan bir siyasal hareket
tamamen farklı noktaya gidiyor. Türkiye onlardan farklı şey bekliyor.
Kendileri de farklı bir kimlikle Türkiye'de var olabileceklerini
biliyor. Bunu Tayyip Erndoğan net olarak söylüyor. Bu kimlik kırılmaları
AKP'yi ciddi arayışlara itiyor. İçeride büyük hesaplaşmaların olduğu,
fırtınaların koptuğu bir süreç bu. Bu süreçte AKP'lilerin demokrasiyi,
İslam'ı, Türkiye'yi ve kendilerini yeniden düşünmelerine katkıda
bulunmalıyız. Onları İslamcı bir jargona mahkûm etmemeliyiz. Onlarla
modern siyasal dilde iletişim kurmalıyız. AKP'yi İslamcı öğeler
taşıyan tartışmanın içine oturtursak, AKP'nin şizofrenik kimlik
sorunu devam eder.
Neşe Düzel - İhsan Dağı ile söyleşi, Radikal
17.05.04
|