|
Prof. İlhan Başgöz'ün Radikal'de (13 Mayıs) yayımlanan yazısında
da belirtildiği gibi "Tevhid-Tedrisat" işine Tanzimat'tan
beri kafa yorulmuştur. Osmanlı yöneticileri ve aydınları imparatorluğun
Batı karşısındaki geri kalmışlığına çare olarak ciddi bir "Okul"
reformuna ihtiyaç olduğunu tabii ki epeyce erken kavramışlardı.
Bu çerçevede Başgöz bakın neleri hatırlatıyor: "Daha Tanzimat
döneminde böylesi parçalı bir eğitim sisteminin yanlışlığı görülmedi
değil. Ortadaki tehlikeli ikiliği önlemek için, 1847'de 'Bütün maarif
ve irfan alanını bir bütün içinde birleştirecek' Encümen-i Daniş
kuruldu. Encümene hem medreseden, hem medrese dışından değerli insanlardan
başka, meşhur Osmanlı tarihçisi Joseph von Hammer ve lügatlerini
bugün bile kullandığımız James Redhouse gibi yabancılar da üye kaydedildi.
Ama, bu encümen birkaç değerli kitabın yayımlanmasından başka başarı
gösteremedi."
Yani özetle (tabii ki anlamsız bir karşılaştırma çerçevesinde söylemiyorum),
cumhuriyetin ilanından hemen sonra çıkarılan 1924 tarihli "Tevdid-Tedrisat
Yasası" öyle yoktan var olmadı... Başgöz, yine bu çerçevede
Ziya Gökalp'in neredeyse söz konusu yasa metninin aynısı olan şu
sözlerini de aktarıyor: "Memleketimizde iki bakanlık var ki,
birbiri ile iş birliği yapmadan eğitimle uğraşıyorlar. Evkaf ve
Eğitim Bakanlıkları. Oysa idarede ve eğitimde birlik ilkesi Evkaf
Bakanlığı'nın kendine has okulları açmasına engeldir. Evkaf idaresindeki
okulları denetlemeye imkân yoktur. Çünkü devlet örgütü Eğitim Bakanlığı'na
bu selahiyeti vermemiştir."
Evet, durum böyle... Ancak unutmamak gerekir ki, Osmanlı döneminde
dile gelen "çift başlılığın" ortadan kaldırılışına yönelik
görüş ve arayışlar ile cumhuriyet döneminin Tevhid-i Tedrisat aracılığıyla
yapmayı planladığı düzenlemeler, birinin "çokkültürlü"
bir imparatorluk, diğerinin "tekkültür"ü hedefleyen bir
cumhuriyet olmasından dolayı tabii ki birbirinden çok farklıdır.
"Çokkültürlü" Osmanlı'nın okul sistemini düşünün: Maarif
Bakanlığı ve Evkaf Bakanlığı'na bağlı okullar, gayrimüslüm okulları,
yabancı okullar, hülasa ne kadar "kimlik" varsa o kadar
okul...
İsterseniz, cumhuriyetin Tevhid-i Tedrisat Yasası'nın ne anlama
geldiğini de, bunu en iyi bilen bir kişiden, dönemin başbakanı İsmet
Paşa'dan dinleyelim. Yıl 1925: "Milli maarif istiyoruz, bu
ne demektir? Bunu zıddı ile daha çok anlarız. Bunun zıddı dini terbiye
ya da beynelmilel eğitimdir. Siz öğretmenler, dini ve beynelmilel
eğitim değil, milli eğitim vereceksiniz. Dini terbiyenin milli eğitime
saldırı demek olmadığını, her iki eğitimin de kendi yollarında gerçekleşebileceğini
göreceğiz. (ilkini uzun yıllar göremeyeceğiz ama olsun! K.B.) Dini
eğitim, bir bakıma beynelmilel eğitimdir. Bizim eğitimimiz ise kendimizin
olacak ve kendimiz için olacaktır. (...) Bir milliyet kütlesi içinde
ayrı medeniyetler olamaz. Kendilerini başka camialara bağlı görenlere
açıkça teklif ediyoruz: Türk milletiyle beraber olsunlar. Fakat
'konfedere' olmuş medeniyetler halinde değil, bir tek medeniyet
halinde. Bu vatan işte tek olan bu milletin ve bu milliyetindir.
Bu siyaset vatanın bütün hayatıdır. Yaşayacaksak yekpâre bir millet
kütlesi olarak yaşayacağız. İşte milli terbiye dediğimiz sistemin
genel hedefi."
Görüyorsunuz, 1925'e kadar üzerinde bir miktar çalışılmış olsa
da, imparatorluğun dağılmasıyla elde kalan Türkiye halkının bayağı
yabancısı olduğu bir nutuk ile karşı karşıyayız... Tamamen yerli
malı değil tabii ki; arkasında bir biçimde okunup yorumlanmış bir
Fransız deneyi var... Ama şurası açık ki, "çokkültürlü"
olmayan bir hayatı aklından bile geçiremeyen bir halka, bundan böyle
"tekkültürlü" bir döneme girildiği (hem de otoriter bir
dille) ilan edilmektedir...
İsmet Paşa'nın bu seslenişinin anahtar kavramı hiç şüphesiz "milli
terbiye"dir. Söylendiği gibi "Okul" artık eğitimin
"dini"si ve "beynelmilel"i ile uğraşmayan, sadece
"milli terbiye"nin yaratıcısı ve taşıyıcısı bir kurum
olacaktır. Bu da orijinal bir görüş değil tabii ki; "Okul"dan
hareketle "millet" yaratma gayretlerinin bir örneği ile
karşı karşıyayız...
Yanlış anlaşılmasın, bir şey dediğimiz yok, sadece tespitle yetiniyorum..
Ancak benim anlamakta güçlük çektiğim husus, cumhuriyetin ilk yılları
söz konusu olduğunda anlaşılabilecek olan bu eğitim-öğretim felsefesinin
80 yıl sonra olduğu gibi ısıtılarak makbul bir şeymiş gibi sunulmasıdır.
Hatırlasanıza; birkaç haftadır kulağımıza, gözümüze en çok çalınan
sözcük "Tevhid-i Tedrisat Yasası" değil mi? 80 yıl önce
"Türklük bilinci"nin yaratılması amacıyla çıkarılmış bir
yasanın ruhundan hareketle bugünün eğitim-öğretim meselelerine cevap
verebilmek mümkün mü? Hem de söz konusu yasayı evirip çevirerek,
yasaya söylemediği şeyleri söyleterek, hiç mi hiç ilgisi yokken
"Cumhuriyet okullarının medreseleştirilmesi amacı"ndan
söz ederek...
Peki bütün bu "Tevhid-i Tedrisat" merkezli eleştirileri
dile getirenlerin "milli terbiye" denilerek büyük ölçüde
anlamsız bir hale getirilen bu cansıkıcı okullarımızdan hiç mi şikayeti
yok? Arzu edilen, gönüllerde yatan bu "tekbaşlı eğitim"den
memnunlar mı? Vasıf Bey'in (Çınar) Tevhid-i Tedrisat Yasası'nın
gerekçesi olarak açıkladığı şu görüşleri bugün de olduğu gibi kabul
ediyorlar mı: "Bir devletin genel eğitim siyasetinde, milletin
düşünce ve duygu bakımından birliğini sağlamak gereklidir ve bu
da öğretim birliği ile olur." Cumhuriyetin bebeklik yılları
için tabii karşılanabilecek bu gerekçe bugün bizim açımızdan ne
ifade ediyor ve ne ifade etmeli? Ve de tabii bu sorularla birlikte,
yeniden düzenlenen YÖK Yasası, Tevhid-i Tedrisat Yasası'na niçin
aykırı oluyormuş?
Kısmetse tekmili birden yarınki yazıda....
Kürşat Bumin, Yeni Şafak
18.05.04
|