| |
Özdemir Özok, sevdiğim ve saydığım bir meslektaşımdır. Gençlik
yıllarından
itibaren sol siyaset içinde olmuştur.
Avukatlığa başladıktan sonra da, yazıhane ile adliye arasına sıkışıp
kalmamış, Türkiye'de hukukun hâkim kılınması için sürekli mücadele
içinde olmuştur.
Örnek alınacak hukukçulardandır kendisi...
Lakin, Özok'un hukukçu kişiliğine duyduğum yakınlık, Türkiye Barolar
Birliği Başkanı olarak 'duruşu' söz konusu olduğunda sıcaklığını
yitirir, ciddi bir mesafe girer aramıza.
Son olarak, 'Türkiye'yi imam-hatip mezunu bir başbakanın yönetmesini
içime sindiremiyorum' şeklindeki manidar sözleri, aramızdaki uzaklığı
çok iyi açıklar.
Talihsiz açıklama
Bana göre çok talihsiz ve yakışıksız bir açıklamadır bu...
Meslek birliğimin başında bulunan bir kişi olarak, kurumsal kimliğiyle
vermiş olduğu bu açıklamayı hiç içime sindiremedim.
Hatta üzüldüm.
Özok, açıklamasının devamında aynı talihsizliği sürdürmüş, "Türkiye'de
iki-
üç lisan bilen, uluslararası ilişkiler bilen, Türkiye'nin kuruluş
ilkelerini, muasır medeniyeti içine sindirmiş bir başbakanın ülkemizde
olmasını isterim" demiş.
Ben imam-hatip lisesi mezunu değilim, ama sanırım değerli meslektaşım
Özdemir Özok, beni de başbakanlığa layık görmüyor.
Kenar çocukları
Ben, 'okuması için ceketini satmaya göze alan bir babanın' oğlu
olarak, İstanbul'un bir gecekondu mahallesinde doğdum ve orada büyüdüm.
Bizim oralarda, gündüz jandarma tarafından yıkılan gecekondular,
komşuluk dayanışması içinde sabaha kadar yeniden inşa edilirdi.
Çamurdu sokaklarımız. Elektrik çok sonra geldi mahallemize... Bizim
sokakta, sadece bir evde televizyon vardı. İple çekilen pazar akşamlarında,
'Spor Stüdyosu' programından önce, 'Talihsiz adam, Dr. Kimble' dizisi
başlardı.
Teldolaptan buzdolabına geçiş de epey zaman almıştı.
'Uluslararası ilişki' nedir bilmezdi kimse, kandillerde aşure yapıldığı
akşam komşuluklarıyla yetinirdik.
Muasır medeniyet tek dişi kalmış bir canavardı o zamanlar, insanlar
mahallenin tek çeşmesinin başında saatlerce sıra beklerdi.
English boys
İlkokulumuz barakadandı. Tembel çocuklar, sınıfın arka sıralarında
oturtulurdu. Daha sonra, 'okumakta gözü olmayan' çocuklar statüsüne
girip, oto sanayinin tamirhanelerinde çırak oldular. Kızlar ise,
biçki, dikiş, nakış kurslarına gittiler...
Ben 'çalışkan öğrenci' statüsündeydim, işaret parmağımı sallar dururdum
derslerde.
İlk bana takmışlardı kırmızı kurdelayı...
Ama İngilizceye hiç ısınmadı içim ortaokulda...
Çocuklarının okuması için ceketlerini satmaya göze almış babaların
çocuklarının içinden, Türk eğitim sistemine armağan edilmiş bir
'orta ikiden terk' kuşağı oluştu.
Bizim mahalleden sadece iki kişi girebildik üniversiteye.
Yabancı dil altyapımız ise tekeri patlak bir bisikletin taşlı yollardaki
aksaklığının ötesine geçemedi...
Görüldüğü gibi, Özdemir Özok'un çizdiği 'Başbakan olabilmenin önkoşulları'na
uygun sosyal, kültürel ve ekonomik bir mazimiz yok.
Lakin, muasır medeniyetin ne tek dişi kalmış bir canavar, ne de
cennet bahçesindeki bir huri olmadığını öğrenebildik.
Uluslararası ilişkilerden söz edebilmek için, yerel tabulardan arınarak,
evrensel temel ilkelerin özümsenmesi gerektiğini de....
Bir de, başbakan olmak için halkın serbest iradesinin yeterli olduğunu
çok iyi belledik...
Adnan Ekinci, Radikal
18.05.04
|