|
Yıl sonu, aralık ayı Türkiye'nin sadece Avrupa macerasında değil,
iç dengelerinin şekillenmesinde de en kritik eşiği oluşturacak.
Türk siyasal sisteminin son iki yıldır attığı adımlar, bu adımların
çapı ve hızı dikkate alınırsa, şu aşamadan sonra belirleyici gücün
AB olduğu ortada.
Soruna kağıt üzerinde bakıldığında ve hukuki prosedüre göre hareket
edildiğinde müzakerelerin başlamaması için ortada bir neden görünmüyor.
Müzakerelerin başlaması uyum için hem Türkiye'nin hem AB üyelerinin
önüne en az 10 yıllık bir süre koyacak. Bunun ise adil ve doğal
bir süreç olduğuna şüphe yok.
Bununla birlikte aralık ayında AB'nin "ayağında olan topu
nasıl kullanacağı" soru işareti olmaya devam ediyor.
Türkiye'nin AB üyeliğine direnç ortadan kalkmış değil. Özellikle
Fransa'nın ruh hali Türkiye'ye müzakere tarihi vermeye henüz yatkın
görünmüyor.
Cumhurbaşkanı Chirac dışında, siyasi partiler, basın, kamuoyu Türkiye'nin
üyeliğine soğuk; en yandaş yaklaşım bile müzakerelerin 2006'ya ertelenmesini
öngörüyor. Chirac'ın yaklaşımı da aslında net değil. Konuşmalarında
Türkiye'nin Avrupalı olduğunu belirtmesi, müzakerelerin başlamasına
açık bir ışık yaktığı anlamına gelmiyor.
Fransa'nın bu koşullarını, Fransa'da bu konuda olup biteni yakından
görmek, biraz da özellikle basın çevrelerine Türkiye'nin durumunu
anlatmak, AB üyesi olmasının anlamını tartışmak için Eser Karakaş
ve Mehmet Altan'la birlikte dört günlük bir Paris seyahati yaptık.
Fransa'nın önde gelen basın kuruluşlarından Le Figaro, Le Monde,
La Liberation, La Novelle Observateur, L'Expresse'in önde gelen
yazar ve yöneticileri, Jean Daniel gibi sol düşüncenin yaşayan efsaneleri
ve AB Komisyonu başkanlığı yapmış Delors gibi Fransız siyasetçileriyle
temas ettik, sohbetlerde bulunduk.
Türkiye'nin yaşadığı değişim, AB üyeliğinin anlamı üzerine kendi
durduğumuz noktadan ve açıdan anlattıklarımızın bir tür yüzleşme
anlamı taşıdığı, bu yüzleşmede Fransa'nın ruh halinin de eleştirel
bir şekilde dile getirildiğini söylenebilir.
Gelelim işin özüne. Fransa'da karşılaştığımız ruh haline gelince...
Türkiye'ye yönelik isteksizliğin sağdan sola, akıllıdan az akıllıya
hemen herkesi kuşattığı, ortak bir dil ürettiğini söylemek mümkün.
Bunun çeşitli nedenleri var...
En önemli neden "kimlik" sorunu, daha doğrusu "kimlik
krizi" olarak görünüyor. Ancak burada sözünü ettiğimiz Türkiye'nin
kimlik meselesinden çok Avrupa'nın, daha doğrusu Fransa'nın "kimlik
krizi"...
Bu kriz, Fransızların kendi Müslüman Araplarının yükselen taleplerini,
gitgide görünür hale gelen kültürel duruşlarını sindirememelerinden,
buradan doğan sorunlara çözüm üretememelerinden, hatta bu sorunlar
karşısında yasaklardan, dışlamaya uzanan bir sembolik mağlubiyete
uğramalarından kaynaklanıyor.
Bu konuda yaşanan son büyük tartışma, liselerde dini sembolleri
yasaklayan kanun olmuştu. Bu kanun Fransa'da bir yandan "fransız
laiklik modeli"nin sertleşmesi, jakoben özünü bulması olarak
tanımlanıyor, diğer yandan laiklik meselesinin ötesinde devasa bir
kimlik meselesi olarak ele alınıyor.
Türkiye'nin AB üyeliği ihtimali ise tam krizin üzerine gelmiş,
bu krizi genişletmiş, Fransızlar açısından Fransa kimliğinin ötesinde
AB kimliğine taşmış görünüyor.
Kısacası "Fransızlar Türkiye'nin kimliği üzerinden kendi kimlik
meselelerini tartışıyor, Türkiye'ye kendi sorunlarından hareketle
tavır alıyor." Bu tavrın kıvrım noktaları demokratik ilkeler,
özgürlük fikri açısından oldukça rahatsız edici...
Fransa laiklik uygulamasında otoriterleşme yolunu seçer, bu otoriterleşme
Fransızlarda genel olarak kültürel ve toplumsal bir doğrulamayla
desteklenirken; Türkiye, son on yıldır yaşadığı öyküyle, AK Parti'nin
varlığının da kanıtladığı gibi, laikliğin demokratikleşmesi yolunda
adımlar atıyor.
Bu ters orantının Fransızları özellikle rahatsız ettiği ortada.
"Laikliği koruyan askeri güç" tanımı çerçevesinde Türkiye'nin
kemalist kalması gerektiği, ancak askerin varlığıyla AB'ye katılmasının
söz konusu olmadığı tezi buradan doğuyor. Örneğin, bir solcu olan
Delors bile demokratikleşmenin Türkiye açısından bir risk olduğunu
söyleyebiliyor.
Madalyonun kimlik ve kültür yüzü böyle.
İşin elbette stratejik ve politik bir yönü de var... O da yarına...
Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
2.06.04
|