|
Anayasa maddelerinin, yasaların, mahkeme kararlarının "gerekçeleri"nin
çok önemli metinler olduğu muhakkak. Önümüzde duran hükümlere nasıl
bir temellendirme sonucu ulaşıldığını ancak bu "gerekçeler"
yoluyla anlayabiliriz. Anayasa yazıcı, yasakoyucu ya da yargıçlar
acaba nasıl bir akıl yürütme sonucu söz konusu maddeleri ve kararları
kaleme aldılar? Atıf yaptıkları ilkeler ve değerler nelerdir? Bu
ve benzer soruların cevabını ancak "gerekçeler"i okuduktan
sonra verebiliriz.
Ülkemizde cumhurbaşkanlarına tanınan "veto hakkı"nın
sonuçlarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Cumhurbaşkanları
Meclis'ten çıkıp da önlerine gelen yasaları "veto" etmişlerse,
bu kararlarını acaba nasıl temellendirdiler? Hangi Anayasa, yasa
ya da onların arka planında yer alan hangi ilke ve değerlere atıfta
bulunarak bu işi yaptılar?
Herkes biliyor ki bizim gazetelerimizin "gerekçe merakı"
çok düşük düzeydedir. Üşendiklerinden midir, yoksa (kabaca "Hatice'ye
değil neticeye bak" ruh hali içinde!) "Canım ne önemi
var, öyle ya da böyle sonuç bu değil mi?" diye düşündüklerinden
midir bilinmez, "gerekçeler"e pek itibar etmez ve sayfalarında
yer vermezler. Ama (eksik olmasın) Radikal gazetesinin son birkaç
gündür bu kayıtsızlığı kıran bir kararla, Cumhurbaşkanı'nın imam-hatiplilerin
katsayı meselelerini ve YÖK'e ilişkin bazı düzenlemeleri değiştiren
yasaya ilişkin "veto gerekçeleri"ni yayımlamaya başladığına
şahit olduk. Ellerine sağlık doğrusu... Hiç değilse böylece daha
çok sayıda okur vatandaş, lehinde ve aleyhinde çok laf edilen bu
"veto"nun arka planına ilişkin bilgi edinme imkanına kavuştu.
Ben elinizdeki bu yazıyı karalarken önümde gazetenin "veto
gerekçeleri" yazı dizisinin ikinci bölümü duruyordu. Bu ikinci
bölümde yer alan "gerekçeler" özellikle "laiklik"e
ilişkindi. "Türkiye'de laiklik"ten uzunca söz edildiği
gibi, "laiklik" hakkında genel bir değerlendirme de yapılmıştı.
İsterseniz vakit kaybetmeden "veto gerekçeleri"nin bu
bölümene ilişkin düşüncemi hemen söyleyeyim: Cumhurbaşkanı'nın tanımını-açıklamasını
yaptığı "laiklik", Cumhurbaşkanı'nın 19 Mayıs konuşmasında
da özellikle altını çizdiği gibi, çok mu çok "alaturka"
bir görünüm arzetmektedir.
Vakit geçirmeden şu düşüncemi de açıklayayım: Eğer "veto"nun
"gerekçeleri"nden birisi bu ise, "gerekçeli"
karar almaya hiç mi hiç gerek yok! "Ben böyle münasip gördüm!"
dersiniz olur biter...
Şimdi de isterseniz önümde bulunan "veto gerekçeleri"nden
bazı bölümleri olduğu gibi aktarıp gözden geçirmeye çalışalım:
"Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı etkilemesine
izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini,
güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir;"
Görüyorsunuz; ilk hüküm haddinden fazla problemli. Öyle ki, "bireyin
manevi yaşamı"nı ilgilendirdiği anlaşılan dinin şaşırtıcı bir
biçimde "toplumsal yaşam"la da ilişkisi kesiliyor... Yani
aşağı yukarı şöyle bir öneri: "Birey" (artık o kimse!)
"manevi yaşam" ile "toplumsal yaşam" arasında
bir tercih yapmak zorundadır! Yani yine aşağı yukarı şöyle bir "birey"
modeli önerisi: Benimsediği dinin değerleri doğrultusunda ama "toplumsal
yaşam"dan uzak, "özel hayatı" çerçevesinde tek başına,
bir bakıma "çile" çekercesine "manevi yaşamını"
sürdüren bir "birey"!
Görüyorsunuz; yıllardır dinin karşısına çıkarılmaya çalışılan "kamusal
alan" dönemi de aşılmıştır. Aşılmıştır, çünkü sıra doğrudan
"toplumsal yaşam"a gelmiştir. "Toplumsal yaşam",
yani insanoğlunu insanoğlu yapan tek yaşam! ("Başka yaşam yok!"
diyelim de tamam olsun.) Yani demek şimdi "laiklik" ilkesini
temel alan "veto gerekçesi"ne göre, dinin "toplumsal
yaşamı etkilemesine" izin verilmeyecektir...
Sizi bilmem ama ben böyle bir "yasak"la bugüne kadar
ne herhangi bir "teori"de, ne de kendisini "hukuk
devleti" olarak sunan bir ülkenin "pratiğinde"te
karşılaştım...
Biraz önce "veto gerekçeleri"nden aktardığım satırların
ikinci bölümü de çok problemlidir. Çünkü "gerekçe", "bireyin
inanç ve ibadet yaşamına kamu .... amacıyla sınırlamalar" konulabiliceğinden
söz etmektedir. Yani bir bakıma, ilk bölümde "toplumsal yaşam"a
taşınmasına izin verilmeyen "bireyin manevi yaşamı"na
da rahat yoktur! Dikkat edin, gerekçenin bu ikinci bölümünde "cemaat"ten
filan değil doğrudan "birey"den söz edilmektedir.
Dinin "toplumsal yaşam" ile hiçbir ilgisi olamayacağı
yönündeki bu görüş, Cumhurbaşkanı'nın kaleme aldığı "veto gerekçeleri"nin
sadece bir yerinde değil, birkaç yerinde karşımıza çıkmaktadır:
"(...) devrimlerin, dinin toplumsal görevlerden sıyrılıp, vicdanlara
bırakılması doğrultusundaki amacına..."
"Anayasa, bireyin inanç alanında kaldığı sürece din ve inanç
olgusuna sınırsız bir özgürlük tanımakta, buna karşın toplumsal
yaşamı etkilediğinde, açığa vurulduğunda kamu düzenini koruma amacıyla
bu özgürlük sınırlanabilmektedir."
"(Genel olarak laiklik) aynı zamanda sosyal yaşamın, eğitimin,
aile, ekonomi ve hukuk alanlarının din kurallarından arındırılarak,
zamana, yaşamın gereklerine göre saptanmasıdır."
Dolayısıyla, önümüzde duran "veto gerekçeleri" akıl almaz
bir biçimde, din ve "toplumsal yaşam" arasındaki her türlü
etkileşimin ortadan kalkması, aralarına bir "duvar" örülmesi
gerektiğinde ısrar etmektedir... Bu özellikle bir "gerekçe"nin
eski bir Anayasa Mahkemesi Başkanı tarafından kaleme alınmış olması
daha da düşündürücüdür. Oh ne güzel, ne lüküs hayat! Dine kala kala,
"toplumsal yaşam"la bütün bağları koparılmış olarak "vicdanlar"
olarak adlandırılan alan kalıyor! Ne "sosyal yaşam", ne
"aile", ne "ekonomi" ne de "eğitim"in
din (dinler) ile kurduğu bütün etkileşim memnu!
İnsan sormadan edemiyor doğrusu: Ya "vicdanlar", ya "bireyin
manevi yaşamı"? Onların böyle başıboş bırakılmaları doğru mudur,
onları da zapturapt altına almak daha doğru bir seçim değil midir?!
Bu hususa ilişkin "gerekçeler" icat etmenin de sırası
gelmemiş midir acaba?!
Aferin Radikal'e! Hizmet dediğin işte böyle olur....
Kürşat Bumin, Yeni Şafak
2.06.04
|