| |
Din işinin genel olarak, özel olarak da din eğitiminin cemaatlere
bırakılması Türkiye'de ürküntü uyandıran bir gelişme diye algılanabilir.
Bunun baş nedeni, laiklik dışı hareketlerin, Bobby Said'in de Türkiye'deki
laiklikle ilgili yapıtında, Fransız felsefeci Derrida'dan ödünç
alarak kullandığı bir kavramla söylemek gerekirse, 'kurucu dışarısı'
olmasıdır. Yani, laiklik, Türkiye'de, laiklik dışı hareketleri hem
bir bilinç durumu hem de siyasal bir pratik olarak algılamış ve
kendisini öyle inşa etmiştir. Bir anlamda laikliğin oluşumu laiklik
karşıtı oluşumlara sürekli olarak referans vermek suretiyle gerçekleşmiştir.
Buna bağlı olarak da
laiklik, Türkiye'de demokrasinin bir kurucu elemanı olarak tanımlanmamıştır.
Doğrudan doğruya, kendisine kapalı bir kavram olarak yerleştirilmiştir.
Bununla birlikte, laikliğin asıl belirleyicisi, Türkiye'de, modernleşmedir.
Bu, demokrasisi olmayan, kültürcü bir modernleşme anlayışıdır.
Oysa, aradan geçen zamanda önemli bir gelişme ortaya çıkmış görünüyor.
Bunların ilki, artık modernleşmeden demokrasiye giden bir çizginin
değil, tersine, demokrasiden moderniteye giden bir çizginin izlenmesidir.
Cumhuriyet'in demokrasi diye sunulan çok partililiği bile demokrasi
değildir. Sadece demokrasiye de ait olan bir biçim şartının ifadesidir.
(Bu nedenle, DP, iktidarının son döneminde antidemokratik tutumlar
içine girmiş, AP, 1971 muhtırasından sonra Anayasa'yı orduyla birlikte
daraltıcı bir yaklaşımla değiştirmekten çekinmemiştir.) Oysa, bugün,
demokrasi alanında evrensel düzeyde kendisini gösteren gelişmeler
artık onsuz bir modernleşme olamayacağını kanıtlıyor. Dolayısıyla,
demokrasi temelinde, böyle bir genişleme söz konusu. Bu da demokrasi-laiklik
ilişkisinin daha önceki modellerini değiştirmeyi gerektiriyor. Yani,
sadece antilaik oluşumlara referansla bir modernleşme tanımı mümkün
değil. Bugünkü modernleşme mantığı ancak demokrasiye referansla
kurulabilir. Öyleyse, ister istemez mevcut yapının değişmesi gerekecektir.
İkincisi, modernleşme, bir bilinç durumu olarak, Türkiye'de kitleler
tarafından benimsenmiş ve içselleşmiş görünüyor. Bunun bir uzantısı
olarak laikliğin de kitleselleştiği rahatlıkla öne sürülebilir.
Bir anlamda, toplumun, laikliği, dini dilediği gibi icra etmek isteği
olarak algılayışı bu anlayışın bir uzantısıdır. Hatta işin burada
kalmadığı da besbelli. Çünkü, bu konuda önemli bir gerilim, İslami
kesimler arasında yaşanıyor. Bugün iktidarda bulunan AKP, İslam-laiklik
ilişkisinde geleneksel değerlendirmelerden kopuşun bir temsilcisidir.
Daha köktenci İslam yorumlarına karşı çıkarılmış bir partidir AKP.
Daha ötesi de öne sürülebilir: AKP'nin, İslam bağlamında attığı
kadar atmadığı adımlar da, Türkiye'deki İslami dönüşümün yani İslam'ın
sekülerleşmesinin bir başka kanıtı durumundadır. Bu anlamda, İslam,
Türkiye'de siyasal bir kavram olarak ağırlığını korusa da gitgide
kültürel bir kavram haline gelmektedir.
Bunun demokrasiyle temel ilişkisini ise laiklik kavramının özünde
yer alan 'laikos' yani halk kuruyor. Bu, halkın din konusunda da
kendisinin karar vermesidir. Denecektir ki, Türkiye, Batı burjuva
tarihin Reform ve Aydınlanma döneminden geçmediği için halkın dinle
ilişkisi onu dışlamak yönünde değil kapsamak şeklinde olacak, bu
da yozlaşmaya yol açabilecektir.
Bunu söylemek 80 yıllık birikimi yok saymak, demokrasinin kendisini
tahribe kalkışanlara cevaz verdiğini düşünmektir ve 'halksız' bir
demokrasi istemektir ki, bunların hiçbirisi doğru değildir. Gene
devam edelim.
H. Bülent Kahraman, Radikal
7.06.04
|