"Marksist-liberal" tartışması
 

Mehmet Altan'ın kitabının adı Marksist-Liberal. Bu birliktelik mümkün mü, yoksa 'kuru su' gibi imkansız mı?


Yirminci yüzyılı şekillendiren çok köklü iki düşünce akımı nedir, diye sorulsa buna verilecek yanıt hiç kuşkusuz Marksizm ve liberalizm olacak. Düşman kardeş olan bu iki kavramın, düşünce akımının yan yana gelmesi veya ikisinden bir senteze ulaşma düşüncesi yirmi yıl önce aklın köşesinden bile geçmezdi. Ancak zaman çok şeyi değiştirdi. Reel sosyalizmin yıkılışı ve yenilgisiyle başlayan arayış süreci dünya ve Türkiye solunda birçok olmaz gibi gözüken şeyi yan yana getirebiliyor artık. Bunlardan birisi de Marksizm ile liberalizmin "evliliği". Mehmet Altan, "Marksist Liberal" isimli son kitabında bu izdivacın kaçınılmazlığını, gerekliliğini ileri sürüyor. Altan bu izdivacın gerekliliğinin nedenlerini yaptığımız küçük söyleşide anlatmaya çalıştı.
Biz de bu evlilikten "nur topu" gibi mutlu bir düşünce akımının çıkıp çıkamayacağını soruşturduk. İşte aldığımız yanıtlar:


Ercan Karakaş:
Sol, aydınlanmanın bir türevi olan liberalizmin siyasi alandaki bireysel özgürlük, siyasal katılma, eşit egemenlik vb. ilkelerini paylaşıyor. Ancak liberalizmin ekonomi, piyasa ve devletin işlevine ilişkin görüşlerini benimsemez. Esasen demokratik sosyalizm kapitalizmle yaşanan sürekli eleştirel ilişkiler içinde doğmuş ve gelişmiştir. Sol, piyasanın "gizli elinin" her şeyi dengeleyeceği, dolayısıyla devletin ekonomiye ve topluma karışmaması şeklindeki liberal görüşe tamamen karşıdır. Sol için önemli olan insanların özgürlüğü ve eşitliğidir. "Özgürlük ve fırsat eşitliğinin toplum içinde yan yana varolmasını sağlamak piyasanın sınırlarını aşmaktadır." Bunu sağlamak demokratik siyasetin görevidir. Demokrasi yalnız siyasal ve toplumsal alanla sınırlı olmayıp ekonomik alanı da kapsar. Günümüzde solun görevi neoliberalizmi ve onun bir uzantısı olan küreselleşmeyi demokratik siyaset yoluyla "zapturapt" altına almaktır. Özet olarak, liberal ve sol/sosyalist ideolojilerin farklı toplum ve dünya tasarımları devam etmektedir. Bu farklılıkları yadsımak hem sorunların çözümünü zorlaştırır, hem de demokratik siyaseti zayıflatır.


Nabi Yağcı:
Mehmet Altan'ın bakış tarzına genel hatları ile katılıyorum.
Marksist teoriye yeni bir gözle bakmak, zamanın değişen ruhu ile yaklaşabilmek özellikle bizim solun ama yalnızca bizim solun değil dünya solunun yapması zorunlu olan bir şey. Mehmet Altan da böyle bir çaba gösteriyor ki bu çaba yerindedir. Tüm tezlerine katılmasanız da bu çabaya önem vermek gerekiyor. Ne var ki Marksist teorinin tek eksiği serbest piyasa imiş gibi de algılamamak gerek. Liberalizm de serbest piyasaya eşitlenmemeli ve yalnız onun tekelinde bir kavram olarak da görülmemeli. Marksistler daha 1940'larda sosyalist ekonomide piyasa ekonomisine yer veren tezler ortaya attılar ve tartıştılar. Ama Stalin ile bu tartışmalar rafa kaldırıldı.
İkincisi Marksizm ve liberalizm yüklendikleri tarihsellik ile iki ayrı yolu ifade ederler. Bu nedenle bu gün için her ikisini birleştirerek tek bir kavramda ifade etmeyi ben pek yerinde bulmuyorum. Karşımızdaki sorun çok daha karmaşıktır. Üçüncüsü, Marksizm politik ekonominin önemini geri alınamaz biçimde kabul ettirmiştir ama aynı zamanda ekonomik determinist bir sapmaya da uğradı. Bu nedenle insanın psişik boyutu, ruhbilim teoride yer almadı, insan tek boyutlu ele alındı, yani homo ekonomicus olarak. Bu problem halen de teorik planda çözümlenebilmiş değildir. Kanımca yeni çözümlemelerde dünkü bu eksiği dikkate alarak yaklaşmak gerek.

Hasan Bülent Kahraman:
Marksizm ile liberalizm buluşturulması benim için güç bir proje. Tarihe bakma, içinde bulunulan toplumsal koşulları algılamak, incelemek konusunda Marksizmi vazgeçilemez bir metodoloji olarak içimde taşıyorum. Marksizmin bu konuda ki etkinliğinin kaybolmayacağını düşünmüyorum, ama Marksizmin bir siyasal önerme düzlemi olarak artık kendisini daha fazla üretebileceği kanısında değilim. Marks, işçi sınıfını tarihin öznesi olarak görüyordu ve artık değerle sömürüyü bu tarihsel özneyi etkinleştirecek unsur olarak ele alıyordu. İşçi sınıfının tarihin öznesi olduğu düşüncesini artık eski gücüyle savunmak neredeyse olanaksızdır. Emek, artık değer, sömürü kavramları ise etkinliklerini bugün de koruyor ve sürdürüyor. Ne var ki bunların değerlendirilmesi ve bunlardan hareketle yeni bir politik yapının konulabilmesi için başka araçlara ihtiyaç duyuyoruz. Bu anlamda Marksizm'i öncelikli sosyoekonomik model olarak değerlendirmek güç. Bu bağlamda onu liberalizmle bağdaştırmak da mümkün değil. Öte yandan liberalizm kendi içinde kusursuz, toplumu bütün kurum ve koşullarıyla dönüştürecek bir siyasal açılım değil. Bugün liberal demokrasinin en önemli sorunu liberal demokrasinin iç yetersizlikleridir. O nedenle de Marksizm'le liberalizm arasında doğrudan ve hızlı eklemlenme arayışı içine girmek yanlıştır. Fakat bu noktada çok önemli olan husus sosyal demokrasinin varlığıdır. Sosyal demokrasi özü itibariyle liberal demokrasinin üzerine oturmuş; onu, daha ötede bir boyuta taşımış ve bugünkü Avrupa gerçeğini oluşturmuş en önemli faktördür. Bu bağlamda eğer bir ilişkililik bağı kurmak gerekirse kurulması gereken o bağ, sosyal demokrasi ile liberal demokrasi arasında olmalıdır. Bunu sağlayabilecek olan da liberal demokrasinin dahi ötesinde sosyal demokrasidir. O nedenle ben Marksist liberal kavramını üzerinde yeterince düşünülmemiş aceleyle ortaya sürülmüş spekülatif ve popüler bir kavram olarak değerlendiriyorum..

Ertuğrul Kürkçü:
Terimi duyduğum anda bana çağrıştırdığı ilk şey, kuru su oldu.

Cüneyt Ülsever:
Marksist-liberal kavramını tamamen reddediyorum. Maksizmle liberalizm birbirine karşıt ideolojilerdir. Dünya kendi kendine komünizme gitmez. Dünyada her şeyden bağımsız teknolojik bir gelişim vardır. İdeolojiler bu gelişimi sadece yorumlarları yönlendirmezler. Burada çok temel bir ayrılık var. Liberal yorum bu gelişimi üretim
gözüyle yorumlamaya çalışır. Marksist yorum ise dağıtım gözüyle yorumlamaya çalışır. Diyalektik olarak da bu iki görüş uyum içinde değiller. Yani üretimin gözetilmesiyle dağıtım kendiliğinden oluşmuyor. Dağıtımı gözettiğin zaman da muhakkak üretim zaafa uğruyor. Bugüne kadar bu çelişkiyi çözen çıkmadı. Hatta bence bu çelişki sağlıklı toplumun bizzat kendisi. Bu çelişki kötü bir şey değil. Birinin üretim zaafını öbürü denetliyor, diğerinin dağıtım zaafını ise diğeri. Ben hep söylerim Marksizm ölmedi. Çünkü Marksizmle liberalizm birbirinin antitezidir. Birinin ölümü diğerinin ölümüdür. Ama bunlar bir araya gelmez, getirme çabaları sunidir. Türkiye'nin bunu hazmetmesi lazım, bir insan ya sağcıdır ya solcudur, ikisi birden olmaz.

Hüseyin Ergun:
Sosyal liberal sentezi, ya da sosyalizmle kapitalizmin orta yolda buluşacakları görüşü yeni değil. 1960'lı, 70'li yıllarda Duverger başta olmak üzere, birçok düşünür bu görüşü dile getirmişti. Bu yaklaşım, tanımlanmış bitmiş görüşler esasına dayanıyor. Bu, iki ayrı kumaştan beğendiğimiz desenleri kesip birleştirerek yamalı bir kumaş yapalım demek.
Oysa durum böyle değil. Kumaşlar dokunmaya devam ediliyor. Dünya ve yaşam, kimi zaman yavaş kimi zaman hızlı, nicel veya nitel değişimlere uğruyor. Öyleyse, önemli olan bu değişimi anlamamıza yardımcı olacak yaklaşım.
Bence Marksizmin bu konuda açık bir üstünlüğü var. Marksist yaklaşımın özü şu: Teknoloji, bir başka deyişle, üretim güçleri değişince, üretim ilişkileri, sonuç olarak siyaset, hukuk, ahlak, yani tüm yaşam tarzı da değişir. Bu yaklaşımın yama gerektiren bir yanı yok. Bu yaklaşımı kullanarak doğru veya yanlış yorumlar yapabilirsiniz. O, yorumcunun "müktesebatı"na, kabiliyetine bağlı. Ama şu açık ki, Marksizm, değişen dünyayı anlamak ve yorumlamak için en elverişli yaklaşım olma konumunu sürdürüyor. Bu yaklaşımla, özgürlük, eşitlik, ekonomik gelişme ve yaşamla ilgili bütün konularda çağa uygun görüşler üretmek mümkün. Marksizmle liberalizm arasına Çin Seddi çekilsin demiyorum. Ama bulamaç yapılmamalı. Bulamaç yapmak için bir neden yok. Bulamaç, her iki dünya görüşüne de haksızlık olur.

Erol Katırcıoğlu:
Doğrusu ben piyasa ekonomisinin planlı ekonomi karşısında üstünlüğünü kabul etmekle birlikte, bu üstünlüğün nedenleri ve sonuçlarıyla ilgili neoliberal açıklamalara katılmıyorum. Katılmıyorum çünkü liberal dünya görüşünün ekonomik ilişkileri, sanki toplumların sıfır noktası varmış gibi bir kabul yaparak ele almasının temelde meşru olmadığını düşünüyorum. Oysa insanlararası eşitsizlikler, insanların toplum halinde yaşadıkları zamandan bu yana vardır ve piyasa ekonomisi bu eşitsizlikler üzerine inşa olmuştur. Dolayısıyla da piyasa ekonomisi herkes için "iyi" olan sonuçlar yerine, daha çok bu eşitsizlikte avantajlı konumlarda olanlar için iyi sonuçlar üretir. Liberalizm bu durumu "doğal" kabul eder. Aslında bu çerçevede Marksizmin bazı versiyonlarının da benzer şeyler söylediğini belirtmek gerekir.Toplumların hep belirli "devre" lerden geçerek ilerlediğini kabul eden bu çeşit Marksizmle liberalizm arasında oldukça yakın bir ilişki vardır. Eğer "Marksizmden", "sosyal" olanın altını çizen fikirler, liberalizmden de "birey"in altını çizen fikirler kastediliyorsa, içinde yaşadığımız dönemde bu ikisinin bir sentezinden söz etmek mümkün. Daha doğrusu bu yönde gelişmelerin olduğundan. Ama sonuçta böyle bir sentez, tümüyle her şeyin "piyasaya" terk edildiği bir ekonomik yapıyı değil, aksine toplumun demokratik mekanizmalar içinde işleyen bir biçimde kendi geleceğini belirleyebilecek "müdahalelerde" bulunabileceği anlamına gelen bir ekonomik yapıyı ima eder.

Prof. Mustafa Erdoğan:
"Marksizm-liberalizm sentezi" fikrini ciddiye almak zor. Bir kere metodolojik olarak, Ortodoks Marksizm her türlü toplumsal formasyonu üretim ilişkilerinin belirlediğini kabul eder ve mesela hukukun özerkliğini tanımaz. Oysa, liberal teori üretim biçimi ile toplumsal yapılar arasında bir ilişki olduğunu reddetmemekle beraber, bunu belirleyici/ determine edici bir faktör olarak görmez.
İkinci önemli nokta, Marksizmin sınıfçı kolektivizminin ve ona bağlı toplumsal mühendislik anlayışının liberalizmin metodolojik bireyciliğiyle bağdaşmasının imkansızlığıyla ilgilidir. Liberalizmde doğal haklara sahip birey kendi başına bir değerdir ve her türlü sosyal-siyasal proje önerisinin hareket noktasıdır. Oysa, Marksizmde tarihin aktörü "sınıf" olarak adlandırılan kollektivitedir ve bireyin kolektivitenin amaçlarından bağımsız, özerk bir varlığı söz konusu değildir. Öte yandan, liberalizm ne "ekonomizm"dir ne de günümüz dünyasına ilişkin tesadüfi gözlemlerden hareketle kurgulanabilecek bir şeydir. Piyasa ekonomisi ile liberalizm arasında bir ilişki olduğu doğru olmakla beraber, liberalizm piyasa ekonomisinden hareketle tanımlanamaz.
Piyasa ekonomisi liberalizmin felsefi-ahlaki öncüllerinin mantıki sonuçlarından biridir. Bu nedenle, piyasa ekonomisini pragmatik gerekçelerle temellendiren bir yaklaşım liberal değil olsa olsa "liberalimsi" olarak tanımlanabilir.

Murat Belge:
Bu durum, dünyanın da, dünyadaki bazı temel ideolojilerin de, aynı süre içinde epey değişim gösterdiğinin kanıtı. Eskiden değişen derecelerde de olsa, dünyanın önemli sorunları insanları toplumda durdukları yere göre çok daha "ak ve kara" çözümler üretmeye zorluyordu Şimdi yalnız sorunlar değil, sorunlara sağ ve sol yaklaşımlar da değiştiği için, siyasetteki "detant"ı ideolojiler arasına taşımış olduk.
"Ekonomi" ayrı konu, ama siyasi liberalizm" ciddi bir ideolojidir. Sosyalizm de, onun Marksist kolu da, 19. yüzyılda, liberalizmle kavga ederek biçimlenmişlerdi.
Ama iki ideolojinin birbiriyle kavga ediyor olması da, çok zaman, aralarında bir hısımlığın işaretidir. Siyasi ve özellikle felsefi liberalizm, aslında sosyalizmin bir "sapma"sının panzehiri olarak önemli görünüyor bana. Çıkış koşulları sosyalizmi tez zamanda bir "pozitivizm" haline getirmişti. Hayatın ve tarihin sırrını çözmüş, kendi doğruluğundan şüphesi olmayan bir "teori". Felsefi liberalizm tam da bunun imkansız olduğu tespitine dayanır. "Bırakın her düşünce yaşasın". Niye? "Hoşgörü" böyle gerektirdiği için mi? Hayır, tam ondan değil. Tek bir yaklaşımın doğru olduğundan hiçbir zaman emin olamayız da onun için; dolayısıyla her yaklaşıma yaşama ortamı sağlamalıyız Toplumda özlediğimiz "değerler" konusu ayrı. Bunları "eşitlik, özgürlük, kardeşlik" diye özetliyorsak, bir solcu olarak benim liberalizmle bu düzeyde kavgam yok. Tartışma "nasıl"da başlıyor. Ama "nasıl"ın tartışılması da "liberal" birikimi içermek zorunda.

Veysi Sarısözen:
Marksizmle liberalizmi birleştirme çabaları yeni değildir.
1960'ların "Convergance" teorisyenleri kapitalizmle sosyalizmin kaynaşması düşüncesini öne sürdüler. Günümüzde Çinli teorisyenler de liberalizmin "ilerici" yönlerinden her fırsatta dem vuruyorlar. Sol liberalizm, kapitalizmin ve özellikle "küreselleşen" dünyanın bağrından sosyalizmin kendiliğinden doğmakta olduğunu öne sürüyor. Bu görüşün en zayıf noktası, çağdaş kapitalizme özgü üretici güçlerle ve teknoloji ile sosyalizmin kuruluşun mümkün olmadığını anlayamamasıdır. Real sosyalizmim deneyiminden, örneğin Rus komünistlerinin çıkarmış oldukları en önemli sonuçlardan birisi, işte bu düşüncedir. Rusya Federasyonu
Genel Sekreteri Gennadi Zuganov, son makalelerinden birinde, kapitalizme özgü üretim güçlerine ve teknolojiye dayanarak, sosyalizm adına bir tür "tüketim toplumuna" yönelmenin yanlışlığını ileri sürdü. Sol liberalizmin eleştirisinde radikal yeşillerin yerini de belirtmek gerekir. Onların eleştirisi çağdaş kapitalist teknoloji ve üretici güçlerin tüm insan uygarlığını tehdit eden yıkıcı özelliğini ortaya koyarak, önümüzde duran "ya barbarlık, ya sosyalizm" ikilemini kanıtlaması bakımından değerlidir. Çağdaş dünya Marksizmle liberalizm, kapitalizmle sosyalizm arasında yakınlaşmaya değil, bilakis tam manasıyla uzlaşmaz bir karşıtlığa tanıklık ediyor.

Marksizmin belirlediği yolda liberalizmle yürüyoruz

Mehmet Altan, Marksizm ile liberalizmi yan yana getiriş nedenlerini şöyle açıklıyor:
- Neden "Marksist-liberal"? Hangi düşünceden hareketle bu iki düşünce akımının birleşebileceğini düşünüyorsunuz?
Yeni teknolojiyle birlikte proletarya tarih sahnesinden silinirken,bence, burjuvazi de yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilecektir. Marks'ın, "nonantagonist çelişki" dediği bir döneme girdiğimiz kanaatindeyim. Bu dönem, sınıfların ya da toplumların birbiriyle zıtlaşan çıkarlara değil, ortak çıkarlara değişik fikirlerle ulaşmaya çalışacakları bir dönem olacak gibi gözükmektedir. Toplumun ve siyasetin değişiminin üretim araçlarındaki değişimlerle gerçekleşeceğini söyleyen Marks'ın bu görüşü doğru çıkmıştır.
Buna karşılık, liberalizmin bireyi devlete karşı koruyan ve rekabete inanan ekonomik ve siyasi görüşü de kendi haklılığını hayatın içinde kanıtlamıştır.Ekonomiyi insan iradesinin dışında kendi yasaları olan ve bütün dünya için geçerli bulunan bir ortak zemin olarak gören liberalizm ile toplumun değişim dinamiklerinin haritasını çizen Marksizm bir araya geldiğinde, ayni değişim dinamiklerini kabul eden ve ortak bir ekonomik sistem içinde yaşayan toplumun hem bireyin rekabet gücünü koruyacağını hem de toplumda bu rekabetçi yarışın açacağı yaraları, bu yaraların açılacağını daha önceden görerek, sağaltabileceğine inanıyorum. Bunun için Marksist-liberal anlayışını savunuyorum.
- Bu yaklaşım sınıf çatışmasının üstüne örtmüyor mu?
Sınıfsal çatışmalar, bir sınıf bir başka sınıfın emeğini ve enerjisini kendi çıkarı için sömürdüğü zaman ortaya çıkar. İnsanlık tarihi boyunca üretimde insan enerjisi ve emeği kullanıldığından daima bir sınıf çelişkisi olmuştur. Ama şimdi tarihin dönüm noktalarından birini yaşıyoruz. İlk kez üretimden insan emeği çıkıyor. Üretimin yalnızca makinelerle, robotlarla yapıldığı, zihinsel üretimin bedensel üretimin önüne geçtiği bir döneme giriyoruz. Bu gelişme, bildiğimiz sınıf ilişkilerini tümden değiştiriyor.
Artık hayatı ve toplumları bildiğimiz "sınıf çatışmalarıyla" anlayıp çözmemiz pek mümkün görünmüyor. Dünya, insan emeğinin üretim zincirinden çıkmasıyla birlikte, bir zamanlar bir hayal, bir "ütopya" olan sınıfsız ve devletsiz bir topluma doğru yürüyor. Bu gelişmenin ipuçlarını bize zaten Marksizm veriyor. Marksizmi yalnızca siyasi bir araç olarak değil de bir felsefi sistem olarak gördüğümüzde, gittiğimiz doğrultuyu bize çok önceden haber vermiş olduğunu da görürüz. Rotamızı Marksizmle çiziyor, o yolda liberalizmle yürüyoruz.

Metin Sever, Radikal 2  ; 7.07.2002