Çevre için de bilgi gerek

 

Pek çok ülke 'bilgi edinme hakkı'nı ilk kez çevreye ilişkin hukuki metinlerde kabul etti. Türkiye'nin henüz imzalamadığı Aarhus Sözleşmesi de bilgi ve belgelere erişme hakkına büyük önem veriyor
Bilgi Edinme Hakkı Kanununun (BEHK) (Resmi Gazete: 24.10.2003) uygulanmasına ilişkin yönetmeliğin (Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'nun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik, Resmi Gazete: 22.04.2004) yayımlanmasını takiben konu üzerinde gerek akademik alanda gerek basında epeyce duruldu. Ne var ki bu girişimlerde çevre sorunsalının bu alandaki yeri ve önemine değinilmedi. Oysa, daha önceleri, anayasa, özel bir yasa ya da idari usul yasası yoluyla, konu hakkında hiçbir düzenleme yapmamış çok sayıda ülke bu hakkı ilk kez çevreye ilişkin hukuki metinlerde kabul etmek durumunda kalmıştır. Avrupa Birliği'ne (AB) üye ülkelerden bir kısmının bu hakkı çevre alanında kabul etmesinde kuşkusuz AB'nin, ilk kez 1990 yılında 'Çevre Konusundaki Bilgi ve Belgelere Erişme Özgürlüğü Yönergesi' adıyla yayımlanan yönergesinin etkisi olmuştur. Bu metin 28 Ocak 2003'te 'Kamunun Çevre Konularında Bilgi ve Belgeye Erişimi Hakkında Yönerge' adıyla yenilenmiştir. Bu yenilenme AB'nin Aarhus Sözleşmesi'ni (AS) imzalamasının ardından bunun gereklerini yerine getirmek amacıyla yapılmıştır.

Bilgi yargıdan önemli
Esasen bilgi edinme hakkını daha önce kabul etmemiş diğer bazı ülkelerin de bu hakkı, yine çevre alanında, düzenlemesinde AS'nin etkisi olmuştur. Tam adı 'Çevre Konularında Bilgi ve Belge Edinme, Karar Alımına Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Hakkında Sözleşme' olan bu metin 1998'de imzalanıp 30 Ekim 2001'de yürürlüğe girmiştir. Bilgi edinme hakkının çevre alanında bu denli ön plana çıkarılmasının asıl nedeni de onun katılım ilkesinin ve katılım hakkının uygulanabilmesinin önkoşulu olmasıdır. Bu yüzdendir ki AS 'çevre konusundaki bilgi ve belgeye erişim'e düzenlediği diğer iki haktan (katılım ve yargıya başvurma) önce yervermiştir. Yine aynı nedenle çevre konularında katılımı düzenleyen ulusal ve evrensel metinlerde ilgili bilgi ve belgelere erişilebileceği de belirtilmiştir. Katılımın, önce bir ilke, giderek de bir hak şeklinde, ulusal ve evrensel düzeylerdeki çevre politikası ve hukukunda kabulunün temelinde ise 'çevre sorunsalının doğru şekilde analizi ve buna uygun sağlıklı çözüm yolları bulma zorunluluğu' yatar. Bu zorunlululuk sorunlarla ilgisi olan tüm kesimleri (genel olarak halkı) sorunu teşhis ve tedavi sürecine dahil edip görüşlerini almayı ve hizmetlerinden yararlanmayı gerekli kılmıştır.
Türkiye'nin yukarıda değindiğimiz gelişmeler karşısındaki konumuna gelince; öncelikle, ülkemizde de bilgi edinme hakkının ilk örnekleri sayılabilecek hükümler, BEHK'dan çok önce çıkarılan, çevreyle ilgili iki yönetmeliğimizde bulunmaktadır. İlk hüküm 1986 tarihli Hava Kalitesini Koruma Yönetmeliği'nde; ikincisi ise, ilk kez 1993'te çıkarılan ve halen 2003 tarihli üçüncüsü yürürlükte bulunan, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği'ndedir. Aslında bu iki hüküm de ilgili maddelerde isteyen herkese tanınmış olan katılım olanaklarının kullanılmasını sağlamak için getirilmiştir. İlk yönetmelikte, hava kalitesini olumsuz şekilde etkileyebilecek ve yönetmelikte sayılan tesislerin kurulmasına izin verilmeden önce, halka itirazlarını yazılı şekilde yapma olanağı verilmiştir. İşte bu itirazın yapılabilmesi için zorunlu olması nedeniyle isteyenlerin başvuru belgelerini görüp incelemeleri de kabul edilmiştir. ÇED Yönetmeliği kapsamındaki ise, çevre üzerinde olumsuz etki yapabilecek ve yönetmelikde listeler halinde belirlenen, projeler için yapılma izni verilmeden önce bu 'etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi'ne yönelik bir süreçten geçilmesi söz konusudur. İşte bu süreçte isteyen herkese 'halkın katılımı toplantısı' ve 'yazılı görüş bildirme' yollarıyla ilgili projeye izin verilmesi işlemine müdahale edebilme olanağı verilmiştir.
Görüş bildirebilmek için de yine öncelikle ilgili belgelerin (ÇED raporu ile eklerinin), (Çevre ve Orman Bakanlığı'nda ve ilgili il müdürlüklerinde)
görülüp incelenebileceği kabul edilmiştir.
Aslında Anayasamızın 'dilekçe hakkı' başlıklı 74'üncü maddesi hükmü yurttaşların tüm konularda yetkili makamlardan bilgi istemelerine dolaylı bir dayanak oluşturmaktadır. Ancak bu madde pratikte genellikle şikâyet hakkı maddesi olarak görüldüğü için buradaki bazı ifadeler ('dilek' ve 'kamu ile ilgili' sözcükleri) dikkat çekmemiş ve bu madde belirttiğimiz anlamda bir uygulamaya kavuşmamıştır. Bu ifadeler, bu hakkın sahiplerinin yalnızca şikâyetleri için değil 'dilekleri' için de, yalnızca kendileriyle ilgili değil, 'kamu ile ilgili' konularda da yetkili makamlara başvurabileceğini göstermektedir. Sonuçta, anayasa gibi bir metindeki
'dilek' sözcüğü 'istek-istem' dışında bir anlamda yorumlanamayacağına göre, bu ifadeler hak sahiplerinin kamu ile ilgili konularda bilgi istemek için de yetkili makamlara başvurabileceğini göstermektedir.
AS'ye gelince, Türkiye bu sözleşmeyi imzalamamıştır. 2000 yılındaki IV. Çevre Şûrası'nda, bu satırların yazarının da içinde bulunduğu, 5. Komisyon'un bu sözleşmenin imzalanması önerisine de şûra genel kurulunda yazılı çekince konulmuştur. Ancak ülkemizin AB'ye üye olma sürecinde imzaladığı belgelerden biri olan Avrupa Güvenlik Şartı'nda AS'ye atıf yapılarak tarafların buradaki hakları sağlamaları gerekliliği belirtilmiştir. Böylece, esasen, AB'ye adaylık sürecindeki mevzuat uyarlama çalışmaları çerçevesinde, AB'nin bahsettiğimiz yönergesini de iç hukukuna uyarlamak durumunda olan Türkiye'nin bu sözleşme karşısındaki konumunu netleştirmesi kaçınılmazdır.

İki düzenleme arasındaki fark
BEHK ve ilgili yönetmelikteki hükümler, hakkın yükümlüsü, hakkın istisnaları, bilgi ve belgelerin verilme süresi gibi temel hükümler bakımından genelde AB'nin ilgili yönergesi ile AS'den önemli bir farklılık taşımaz. Ancak hakkın sahibi yönünden belirgin bir farklılığı vurgulamak gerekir. Şöyle ki: Yönergede kamu otoritelerinin her istemde bulunana, bir menfaatı olduğunu gösterme zorunluluğu olmaksızın, ilgili bilgi ve belgeleri vermesi gerektiği kabul edilmiş; sözleşmede ise her gerçek ya da tüzel kişinin, tabiyet, milliyet, ikametgâh ve kayıtlı olma yeri (tüzelkişiler için) koşulları aranmaksızın, bilgi ve belge isteminde bulunabileceği vurgulanmıştır. Oysa BEHK'da ve yönetmelikte bu hak yabancılar yönünden yalnızca ülkemizde ikamet edenlere ve karşılıklılık esası çerçevesinde tanındığı gibi bunların isteyecekleri bilginin kendileriyle (gerçek kişiler için) ve faaliyet alanlarıyla (tüzelkişiler için) ilgili olması koşulu da getirilmiştir. İşte bu koşul Anayasamızın 74'üncü maddesinin yukarıda açıkladığımız düzenlemesine aykırıdır. Çünkü bu maddede ülkemizde ikamet eden yabancılara sadece kendileriyle değil 'kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri için' de yetkili makamlara başvurma hakkı tanınmıştır. Buradaki dilek sözcüğünün bilgi istemeyi de içine alan geniş bir anlama sahip olduğu dikkate alındığında adı geçen koşulun bu hakkı sınırlan-dırdığı görülür. Aslında 74'üncü maddenin BEHK için de bir dayanak olduğu göz önüne alınarak dilekçe hakkına ilişkin kanun hükümlerinin, saklı tutulmak yerine, bu kanunla birleştirilmesi hukuki bütünlüğü sağlamak ve karışıklığa yol açmamak için daha doğru olurdu.

'Kamu'da terslik var
Hakkın sahibi dışındaki hükümler açısından ülkemizde üzerinde durulması gereken hassas konu bunların nasıl uygulanacağıdır. Çünkü ülkemizde
'açıklık ve katılımcılık' anlayışına zıt bir kamu yönetimi anlayışı yerleşmiştir. Nitekim yukarıda değindiği-miz yönetmeliklerimizdeki
katılım ve bilgi edinme olanaklarının uygulanması konusunda çevrecilerin söylemi kamu yöneticilerinin iyi bir sınav vermedikleri şeklindedir. Uygulamadaki kötüye kullanmalar, özellikle, istisnaları içeren hükümlerin geniş yorumlanması, hak sahibinden (bilgi ve belge isteminde bulunan gerçek veya tüzelkişiler) fazla ücret istenmesi ve 'bilgi ve belge' sözcüğünün dar yorumlanması ve istisnaya girmeyen kimi istemlerin istisna kapsamında gösterilmesi gibi konularda ortaya çıkabilir. İşte bu tür kötüye kullanma yollarına başvurmayı düşünen yetkililerin şu gerçekleri dikkate almaları gereklidir: Öncelikle, istisnaların dar yorumlanması hukukun genel ilkeleri kapsamında yerleşmiş bir kuraldır. Nitekim AS ile AB'nin illgili yönergesindeki bazı hükümlerin varlığını da bu hukuki gerçeğe dayandırabiliriz. Her iki metinde de istisnaların 'her bir somut başvuru durumunda bilgi ve belgelerin verilmesiyle hizmet edilen kamu menfaatı' dikkate alınarak dar yorumlanması gerektiği açıkça vurgulanmıştır.
Yönergede vurgulanan bir başka nokta yine 'her bir somut başvuru durumunda ilgili bilgiyi açıklamanın sağlayacağı kamu menfaatı ile bilgi ve belge istemini reddetmenin sağlayacağı kamu menfaatının tartılmasıdır'. Ayrıca, bilgi istemlerinin 'çevreye yayılan emisyonlarla ilgili olması' halinde, ret kararı verilmeden önce bu durumun da dikkate alınması gerektiği adı geçen sözleşmede vurgulanmış; yönergede ise daha net bir ifadeyle, bu hallerde bazı istisnaların (örneğin 'gizlilik' temeline dayananların)
üye devletler tarafından uygulanmayabileceği belirtilmiştir. Bu hükümlerin varlığını söz konusu emisyonların diğer çevresel varlıklar kadar insan sağlığı için de 'risk oluşturabilmesi' gerçeğine verilen öneme bağlamak gerekir. Ücretler konusuna gelince, BEHK'daki hüküm 'erişimin gerektirdiği maliyet tutarı kadar bir ücret'in ilgili kuruluş tarafından tahsil edilebileceğidir. 'Erişimin gerektirdiği maliyet' oldukça geniş anlam içeren bir sözcük olup bunun uygulamada bilgi isteyenleri caydıracak ölçüde yüksek miktarda belirlenmesi olasıdır. Gerçi yönetmelikte bu ifade başka sözcüklerle desteklenmiş ve ücretin 'inceleme, araştırma kopyalama, postalama ve diğer maliyet unsurları ile orantılı ölçüde' olacağı yolunda bir belirleme yapılmıştır; ancak yine de, özellikle 'inceleme ve araştırma... ve diğer maliyet' sözcüklerinin net olmaması nedeniyle, maliyet boyutu bilgi edinme hakkı önünde bir engel olabilecektir. Başvuru sahibinin ödemeyi yaptığını gösteren belgeyi sunmaması halinde isteminden vazgeçmiş sayılacağı yolundaki hüküm de bunu pekiştirmektedir.
AS ile yönergede ise kamu otoritelerinin, istenen bilgi ve belgeyi sağlama karşılığında, ücret alabileceği, ancak bunun 'makul bir miktar'ı aşamayacağı belirtilmiştir. Ayrıca, yönergede çevre konusundaki bilgi ve belgeleri gösteren kamu kayıtları ve listelerine erişim ile bilgi ve belgenin 'yerinde' incelenmesinin ücretsiz olacağı düzenlenmiştir. Yine yönergede 'makul' sözcüğüne, bunun 'genelde ilgili belgeleri sağlamanın fiili masraflarını aşmama anlamına geldiği' şeklinde açıklık getirilmiş;
'önceden ödeme'yi zorunlu kılma durumunun ise sınırlı tutulması gerektiği belirtilmiştir.
Ücret istenen durumlarda ücret miktarlarını gösteren bir tarifenin de başvuru sahiplerine önceden açık tutulması gerektiği her iki metinde vurgulanan bir başka noktadır. Avrupa Adalet Divanı da bir kararında
'makul sözcüğünün üye devletlere bilgiyi araştırırken ortaya çıkan masrafların tamamını, özellikle dolaysız olanları, bilgi isteminde bulunanlara yükleme yetkisi vermediği' şeklinde değerlendirme yapmıştır.
BEHK ile ilgili yönetmeliğin düzenlediği bilgi ve belgeler genel nitelikte olduğu için bu iki metnin çevre konularındaki bilgi ve belge istemlerine de dayanak oluşturacağı kuşkusuzdur. Dolayısıyla, ÇED Yönetmeliği'ndeki katılım ve bilgi edinme olanağının kullanılması sırasında karşılaşılan, idari birimlerin bu yönetmelikte açık bir hüküm olmamasına dayanarak,
'belgelerin kopyalarını vermeme' şeklindeki uygulamaları bundan sonra söz konusu olamayacaktır. Genelde ise asıl önemli olan bilgi edinme hakkının gerekliliğinin herkes tarafından anlaşılıp yukarıda değinilen türde kötüye kullanmalara başvurulmamasıdır. Aksi halde bu tür uygulamaları, üyesi olma yolundaki çabalarımız da dikkate alındığında, yine AB'nin etkisiyle düzeltmek zorunda kalma gibi yeni bir olumsuzlukla karşılaşmamız kaçınılmazdır.
Prof. Dr. Nükhet Turgut: Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi çevre hukuku öğretim üyesi

Nükhet Turgut, Radikal
16.06.04