NATO'ya mı hayır ABD'ye mi?

 

NATO'ya karşı gösterilen tepkiyi anlamak mümkün. Onu bir kez anladıktan sonra o tepkilere katılmamak olanaksız. Çünkü, eğer NATO tepkisi,
ABD'nin son iki yıldır Ortadoğu çerçevesinde sürdürdüğü politikaya karşı ortaya çıkıyorsa, NATO, ABD'nin sınır tanımazlığının bir kurumu olarak görüldüğü için bu tepki veriliyorsa söylenecek pek bir şey yok. Şu anki tepkiler böyle bir özdeşleştirmeden kaynaklanıyor. 'Bush gelme' demekle NATO'ya gösterilen tepkinin eşzamanlı oluşu insana bu muhakemeyi yaptırıyor, en azından. Dediğim gibi, salt bu bağlamda anlaşılabilir bir şey NATO tepkisi.
Ama her şey bununla sınırlı değil. Bugün NATO'ya gösterilen tepkilerin özellikle de sol kanattan gelmesi bence makul gerekçelere dayanmaktan daha fazla veya daha eksik bir anlam ve kapsama sahip.
Önce şu değerlendirmeyi yapalım: özellikle Irak savaşının başladığı günden bu yana NATO'nun varlığı başlı başına bir olgu. Üstelik de NATO, ABD'nin sürdürdüğü politikalara karşı neredeyse en önemli denge unsurlarından birisi. ABD, son olarak yapılan G-8 toplantıları da dahil olmak üzere, NATO'yu, özellikle onun Avrupa kanadını, kendisiyle birlikte hareket etmeye, onca zorlamasına ve tehdidine rağmen razı edemiyor. Tam tersine, G-8'de NATO'nun gösterdiği tepki karşısında ABD/Bush gerileyerek, 'NATO'yu bu işe katmak makul değil' açıklamasını yapmak zorunda kaldı.
Bunun bile ötesi var. NATO'nun mevcudiyeti ve gösterdiği bu etkinlik, 11 Eylül sonrasında getirilen çok önemli ve o arada da tehlikeli bir iddiayı tersine çevirdi.
11 Eylül sonrasında uluslararası kuruluşların etkinliğini bütün bütüne yitireceği ve bu tür örgütlerin tamamının ABD eksenli bir anlayışa kayacağı iddia ediliyordu. Bu, gerçekten tehlikeli bir gidişti.
Buna bağlı olarak uzun bir süre BM'nin ve NATO'nun artık etkinliğinin olmayacağı düşünüldü.
Oysa aradan geçen zamanda işin tersine döndüğü anlaşıldı. Ne BM ne de NATO, ABD dümen suyuna girmiyordu. Girmediği gibi belli bir denge de oluşturuyordu bu kuruluşlar. 'Tek kutuplu' (kutupsuz değil) bir dünyada bu, son derece önemli bir gelişmeydi. Buna bağlı olarak da ABD'de birçok kişi ve kesim Avrupa-ABD ayrımının başladığını düşünüp yazmaya koyuldu. Avrupa, NATO ve BM üstünden bir tür denge kurucu unsur olarak ortaya çıkıyordu.
Bu, Türkiye'nin de işine gelen bir durum. Türkiye de son dönemdeki tüm politik etkinliğini NATO ve BM üstünden yürütüyor. Türkiye'nin, özellikle hükümet bağlamında, ABD karşıtı olduğu iyice anlaşılan tutumunun şimdi tek dayanağı NATO. Ona güvenerek ve yaslanarak Türkiye de, bütün öteki değişkenler bir yana, kendisine özgü bir politika gütme şansını yakalıyor.
Bunların hiçbirisi, NATO'nun tarihini değiştirmeye yetmez. Konjonktürel gelişmelerin ortaya çıkardığı bir sonuç bu. NATO tarihinin elbette yanlışları var. Onlara dönük tepkinin unutulmasını gerektiren bir şey de yok. Bugün sokaklarda sürdürülen tepkinin ABD ve Bush karşıtı yanını sonuna kadar ve yürekten destekliyorum. Fakat, bunun, NATO'nun ABD karşıtı sayılabilecek denge politikasını unutturmasını ise yanlış diye nitelendirmek şart. Bu, NATO'yu ya da bir başka örgütü sonuna kadar, kaytısız şartsız desteklemek anlamına gelmiyor. Ayrıca umalım ki, NATO direnişini sürdürsün ve İstanbul'da da ABD umduğu kararları çıkaramasın.
Bugünkü tepkinin popüler kültürle ilgili bir boyutu var. O nedenle de biraz 1968 nostaljisi karışıyor işin içine. Ama tarih böyle bir şey. Kendi gerçeğini bile dönüştürüyor. Bu, 68 için bile geçerli.

H. Bülent Kahraman, Radikal
25.06.04