|
DÜNKÜ yazımda, boş hayallerin tersine, Sarayburnu manzaralı NATO
Zirvesi’nin öyle yağlı baba torik falan değil, alt tarafı kopil
istavrit doğuracağını kaydetmiştim.
Nitekim, aynen öyle oldu. ‘W’ rumuzlu Bush’un Irak için müttefik
akıntıya attığı oltada, çapariye takılan ‘ortak deklarasyon balığı’
ancak diş kovuğuna kaçtı.
Yine dün, bu ‘kesat av’ın aslında Türkiye için olumlu olacağını
söylemiştim.
Konuyu da bugün işleyeceğimi belirtmiştim ama, başka güne kalsın.
Çünkü, özellikle ‘anti’ gösterilerin vardığı nokta, doruk toplantısının
sosyo-politik bir boyutta irdelenmesini daha güncel ve daha zorunlu
kılıyor.
* * *
EN önce, yedi tepeli şehrimizdeki Zirve mükemmel biçimde gerçekleştirildi.
Protokol seyr-ü seferlerinden ultra güvenliklere ve basına sağlanan
altyapıdan geri planda gözüken estetik şıklığa, deyimin tam anlamıyla
işin üstesinden geldik.
Tebrikten ve şükrandan başka söylenecek her şey abes kaçar.
Buna karşılık, ilki ‘olumsuzluk’ tümüyle bizim irademiz dışında
gerçekleşti.
Çünkü, yangından mal kaçıran ABD’nin Irak ‘egemenliği’ni (!) tam
toplantı arifesinde ilan ettirtmesi, Boğaz’a dönük dünya projektörlerini
aniden Bağdat’a kaydırdı.
Başka bir deyişle, medyatik ‘reklam reytingi’ skala gerilemesi
yaşadık.
Öteki esas zaafı ise Cumhurbaşkanı Sezer’in, mahrem giyindikleri
için, Başbakanımızın ve Dışişleri Bakanımızın eşlerini yemeğe çağırmaması
oluşturdu.
‘Hayırlısıyla, şu kalan iki buçuk sene de bir bitse’ diyorum, o
kadar!
Aynı bağlamda, bu defa bizzat Başbakan Erdoğan’ın smokin giymemesini
de eleştirdiğimi belirtmem gerekiyor ki, buna da ‘iki buçukuncu
olumsuzluk’ diyelim.
‘Anti NATO’ gösterilere gelince?
* * *
O NATO’ya ‘hoşgeldin’ demiş olmama rağmen ben bunlara müthiş sevindim.
Daha ötesi, Okmeydanı eşkıyalığı dahil, protestoların ülkemize
sonsuz hizmet ettiğinden hiç kuşku duymuyorum. Yapılmasalardı el
altından düzenletmek gerekirdi.
Çünkü, böyle ‘vukuatlar’ ancak demokratik ve sivil ülkelerde gerçekleşebilir.
Yeryüzü televizyonları pankartla Köprü’den aşağı sallanan militanların;
kardeş Yunanistan’ın bayrağı altında yürüyen Helen göstericilerin
veya otomobil deviren ve kundaklayan ‘küçük haydutlar’ın görüntülerini
yansıttığında, o imajları seyreden dünya kamuoyu çoğulcu Batı toplumlarından
zerre farkı olmayan bir Türkiye keşfetti.
Ha Berlin 1 Mayıs’larında çıngar çıkaran ‘otonom’lar, ha Paris
mitinglerinde yağmaya koşan ‘kırıcılar’, ha İstanbul meydanında
kafa yaran bizim ‘çapulcu’lar?
* * *
YARI lumpen, yarı ‘uçuk’ kategoriye giren bunların hepsi ancak
şehirlileşmiş; üstelik de belirli bir düzeyi yakalamış ‘refah toplumları’na
özgüdür. Bir ‘l-ü-k-s’tür!
Böyle ‘modernist’ manzaralar köylü ve fukara ülkelerden ekrana
gelmez.
Hele hele, otoriter devletlerde asla gelmez. Amiyane tabirle, adamı
‘oyarlar’.
Bunlara ancak, ‘anti küreselleşmeci’lerin etrafı karıştırdığı bir
ABD Seattle’ında, bir Fransa Nice’inde ve de şimdi bin şükür, bir
Türkiye İstanbul’unda raslanır.
Ve oralarda da, tıpkı şehrimiz polisinin gösterdiği sonsuz olgun
tutuma rağmen ‘küçük haytalar’ çizmeyi fazla aşarsa, cennetten çıkma
dayakla hizaya getirilirler.
Ve ben o ‘küçük haytalar’a bin teşekkür ediyorum, zira kendileri
tam tersini arzulasa dahi, işte sayelerinde demokratik ve küresel
Türkiye’yi dünyaya ispatladık.
Hadi Uluengin, Hürriyet
30.06.04
|