| |
Konu, basınımızın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) aynı
gün aldığı iki karardan birini alkışlarla karşılayıp büyütmesi,
öbürünü ise neredeyse yok sayması... Mert Özmen'in "Haberi
büyütmek, küçültmek..." başlıklı yazısından, öğrenelim bakalım
neymiş bu kararlar.
Türk basınını izlerken zaman zaman "Ah, bunu nasıl atlamışız,
tam bizim sayfalık" dediğimiz haber eleştirilerine rastladığımızda
basınımızın ezici çoğunluğunun yaptığı gibi yapmadığımızı biliyorsunuz:
Onlar, bir kez başka bir gazetede yayımlandıktan sonra artık "başkalarının"
olan habere küsüp, o haberi "takip" etmeyi zül addediyorlar...
Biz ise memnuniyet ve minnettarlıkla (hafiften bir meslek kıskançlığı
da olmuyor değil) meslektaşlarımızın eleştirilerini size de aktarıyoruz...
Bu kez Birgün'den Mert Özmen ve Gazetem.net'ten Mehmet Altan'ın
fark edip yazdıkları bir karşılaştırmadan haberdar etmek istiyoruz
sizi...
Konu, basınımızın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) aynı
gün aldığı iki karardan birini alkışlarla karşılayıp büyütmesi,
öbürünü ise neredeyse yok sayması... Mert Özmen'in "Haberi
büyütmek, küçültmek..." başlıklı yazısından, öğrenelim bakalım
neymiş bu kararlar: "İlk haber, AİHM'nin üniversitelere türbanla
girilmesi talebinde davayı açanları haklı bulmayıp Türkiye'yi haklı
bulmasıydı. Belli ki sevinçle karşılanmıştı, bir kutlama edasıyla
haber büyütüldü ve birinci sayfalara taşındı. Basın hep bir ağızdan
'Oh olsun, biz haklıyız! Biz 'laikler' her zeminde ve zamanda haklıyız
ve güçlüyüz'. Oysa atlanan bir şey vardı ki, mahkeme bu kararı evrensel
hukuka dayanarak değil Türk iç hukukuna göre vermişti. Nedense bu
detay atlanıyordu. Ve kutlanan şey inanç özgürlüğünün -sonuç olarak
özgürlüğün- kısıtlanmasıydı. 'Laik' basın bu haberi kutlar ve kutsarken
bir tek kına bulamadığı için kına yakmakta eksik kalıyor gibiydi.
"İkinci haber, yine aynı gün, yine aynı mahkeme tarafından
ama bu kez Türk iç hukukuna dayanarak değil evrensel hukuk kurallarına
dayanarak verilen ve Türkiye'nin suçlu bulunduğu köy boşaltma konusundaki
karardı. Nedense bu haber büyütülüp birinci sayfalara taşınmadı.
Çünkü laik basına göre 'bir inanç özgürlüğü olarak türban takmak'
kadar önemli değildi. Daha da ötesi 'türban tehlikeydi' ama sırf
Kürt oldukları ve şiddetin kol gezdiği bir bölgede mesken tutmuş
oldukları için yerlerinden edilenler de aslında potansiyel tehlikeydi
ve görmezlikten gelinmeliydi. Neme lazım, olur ya, bu karardan etkilenen
diğer köyleri boşaltılmış yurttaşlar da dava açabilir, üstelik kazanabilirlerdi.
O halde haberi küçültebildiğin kadar küçültmek ve görülmemesi için
elinden gelenin yapılması doğru olurdu."
Güzel, anlamlı bir karşılaştırma değil mi? Mehmet Altan da Türk
basınına bu tercihi yaptırtan "Türkiye"yi anlatsın bize:
"Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ev sahipliği yapan Fransa,
Türkiye'nin 'kemalist modernleşmeden demokratik modernleşmeye geçişini'
kolayından algılayamayan bir ülke olarak duruyor. Nitekim oradaki
tartışmalar da Fransız toplumunun demokratik refleksler ile çözemediği
türban sorununu yasaklar getirerek çözmeye çalıştığını ispatlamakta...
Türkiye, türban gibi çoktan aşılması gereken bir konuda takılmayı,
bu konuda inatlaşmayı ve boşa enerji harcamayı bir yana bıraktığı
an konuyu da çözer. Türkiye, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi
öğrencisi Leyla Şahin'in türbanından ürkmeyecek kadar demokrasiyi
içselleştirdiği, köy boşaltmaları da manşet yapacak kadar hukuka
önem verdiği oranda konuyu geride bırakacak... Bıraktığında da,
kültürel ve sosyolojik sorunlara Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde
çare aramayacak. Çünkü bunu yasaklara ihtiyaç duymayacak bir demokratik
esneklikle çözmüş olacak..." (A.G.)
Medya Kronik, Yeni Şafak
09.07.04
|