|
Teziç: Artık Anayasa ve yasa değiştirilerek türbana izin verilemez
Yaşanan son tren kazası, Türkiye'nin, gündemindeki siyasi çekişmelerin
dışında, çok ciddi sorunları olduğunu gösterdi. Tren faciasındaki
temel sorunun derinliğini bize gösteren, aslında bu olaydan bir
hafta önce herkesi kaza tehlikesine karşı uyarmış bulunan bir akademisyen
oldu. Böylece üniversitelerin ve akademisyenlerin hem bir ülke için,
hem de insan hayatı için ne kadar önemli olabileceğini bir kez daha
gördük. Kendisinden çok ciddi katkılar beklenen üniversite ise son
zamanlarda türban ve laiklik tartışmalarının içine sıkışmış gibi
gözüküyor. YÖK dendiğinde, herkesin aklına, bilimsel ölçüler, araştırmalar,
incelemeler değil, siyasi konular geliyor. Hatta bilimsel ahlak
titizliği bile bu siyasi konuların ardında kalıyor. YÖK Başkanı
Erdoğan Teziç ile türban sorununu, Avrupa'nın bu sorunu hukuki yönden
ele alış biçiminin Türkiye'yi nasıl bağladığını, üniversitelerdeki
fikir özgürlüğünü, üniversitelerimizin
bilimsel karakterini ve uluslararası üniversite çevrelerinde eser
hırsızlığıyla suçlanan üniversite rektörleri hakkındaki sessizliğinin
nedenini konuştuk.
YÖK dediğimizde artık aklımıza hemen türban geliyor. Türban, Türk
eğitiminin en acil ve en ciddi sorunu mu?
Türban sorunu YÖK'ten kaynaklanmadı. Eğitim kurumlarında bu giysinin
kullanılamayacağına ilişkin karar, üniversite öğrencilerinin yaptığı
bir başvurudan kaynaklandığı için, YÖK buna müdahil gözüktü. Biz
YÖK olarak, 'Şu giysi biçimi yasaktır' diye bir karar almadık. Kararlar
yargıdan geldi. Şimdi de, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin, dolayısıyla
Avrupa'nın bir kriteri ortaya çıktı. Bu kriterin oluşması da, bu
konuyu yargıya götürenler sayesinde oldu. Refah Partisi, bizim Anayasa
Mahkemesi'nin kapatma kararıyla yetinmedi, konuyu Avrupa Mahkemesi'ne
götürdü. Oradan da bir içtihat geldi ve Türkiye adeta bağlandı.
Artık Anayasa ve yasaları değiştirerek konuyu çözme imkânımız yok
hukuken.
Niye yok? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 'Türban sizin iç sorununuz.
Kendi içinizde çözün' demedi mi? Hukuk değişmeyen birşey değil.
Anayasa ve yasalar değiştirilerek bu sorun çözülemez mi?
Zaman içinde koşullar değişti mi, kararlar da değişir. Anayasa da
ileride değişecektir, değişebilir. Ama Anayasa değişse bile, Türkiye
kendini uluslararası planda bağladı. Çünkü Anayasa'nın 90'ıncı maddesi
değiştirilerek, iç hukukumuzda uluslararası antlaşmalar, Anayasa'dan
ve kanunlardan üstün bir yere getirildi. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin,
bu giysiyle ilgili kararı da adeta 'anayasaüstü' bir bağlayıcılık
taşıyor. Türkiye gelecekte Anayasa'yı değiştirirken, bu mahkemenin
kararlarını görmezden gelemez.
Bu mahkemeyi kuran Avrupa ülkelerinin üniversitelerinde türban
yasağı yok. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararının, Türkiye'de
üniversitelerdeki türban yasağını hangi yönden desteklediğini anlamış
değilim. Bu mahkeme Türkiye'yi hangi yönden bağladı?
Mahkeme, Türkiye'deki öğrencilerin başvurusu üzerine kararını verdiğine
göre, bu giysinin üniversitelerde engellenebileceği konusunda bir
hukuki zemin oluştu. Avrupa'nın kendisi de, diğerleri üzerinde baskı
aracı olabilen ve ayrımcılığa yol açan bu giysi biçimini kademe
kademe kurallara bağlama ihtiyacı hissediyor. Avrupa'da konu, önce
kamu hizmeti verenler açısından değerlendirildi. Sonra öğrenci bazına
gelindi. Ardından ortaöğretim kurumları dendi. Gelecek sene Fransa'da
bunun, üniversite boyutuna taşınacağı yönünde tartışmalar yapılıyor.
Türbanlı öğrencilerin üniversiteye girmesinin, Türkiye'de laikliği
tehlikeye atacağına inanıyor musunuz gerçekten?
Ben, laikliği tehlikeye atacak, atmayacak tartışmalarına bu aşamada
girmek istemem. Beni bağlayan hukuki kararlar var. Avrupa Mahkemesi'nin
kararları da, bu giysinin demokratik düzeni tehlikeye sokucu boyutlarda
olduğunu ortaya koydu. Bu bir dinsel simge, sembol... 'Kamu alanına
bununla girdiğimde, ben artık kamusal hayatta adım adım başka noktalara
da gidebilirim' cesaretini vermesi tehlikesinden söz ediliyor burada.
Avrupa'daki laik ya da seküler ülkelerde dahi, bu bir tehlike olarak
görülmeye başlanıyorsa, demek ki onlar da demokratik düzenin zedeleneceği
endişesindeler. Ayrıca İslam dininin, toplum hayatının her alanında
kural getirme özelliği başka bir sıkıntıyı daha ortaya koyuyor.
Kendi Rönesans'ını henüz yapmakta olan Türkiye'nin tekrar bu sorunlarla
yorulması, Türk demokrasisine gelecekte çok zemin kaybettirebilir.
Türbanlı öğrencilerin üniversiteye girmesinin laikliği yok ede-ceğine
inanan bir görüş var. Eğer türbanlılar irtica getiriyorsa, aynı
mantıkla türbansızlar da laiklik getirmeli. Neden türbansızların
size verdiği güvenden değil de, hep türbanlıların yarattığı korkudan
söz ediyorsunuz?
Ben etmiyorum.
Bir de 'kamusal alan' kavramı var. Siz, kamusal alanı "Polisin
kimlik kontrolü yapabildiği yer olarak" tarif ettiniz. Bu tarifin
arkasında mısınız?
Kamusal alan, mekânsal bir alan değil. Bu alan ancak işlevsel kriterle
değerlendirilir. Mesela, yolda bir olay var, kolluk kuvveti kimlik
kontrolü yapıyor. 'Resimdeki gibi misiniz? Yüzünüzü, saçınızı açın'
dediğinde, uymak zorundasınız. Çünkü orada o anda kamusal bir ortam
oluşuyor. Kendinizi gösterdikten sonra ancak tekrar özel dünyanıza
devam ediyorsunuz. İşte bu işlevsel ölçüt, tüm tartışmaları bitirir.
Mahkemeyi ele alalım. Geçen sene bir hanım şahit duruşma salonuna
türbanıyla girmek istedi. Böyle adliye koridorlarına girebilir,
hiç kimse müdahale etmemelidir. Ama devlet gücünün kullanıldığı
en kutsal alanlardan biri olan duruşma salonunda, hâkim, yargılamanın
selameti için kavliyle ve fiiliyle sanık, şahit ve iddia sahiplerinin
nasıl bir tutum içinde olacaklarını değerlendirir. Hâkime bu takdir
yetkisi verilmiştir. Nitekim hâkim o hanıma, 'Siz taraflı bir kimlikle
geliyorsunuz. Ben sizi bu biçimde salona almam' dedi ve hanım derhal
salonu terk etti.
Hastaneleri, camileri, lokantaları, otobüsleri, vapurları nasıl
tarif edersiniz? Polis kontrol yapabildiğine göre, buralar da işlevselliğinden
ötürü, kamusal alan mı?
Ben kamusal alan terimini kullanmıyorum. Polis zorunlu olarak bir
denetim yapıyorsa, orada kamusal işlev başlar. Denetimini yapıp
kimlikleri kontrol ettikten sonra polis gider. Herkes tekrar istediği
giysiyle oturur.
Anayasa Mahkemesi, 'Öğrenciler olmadan, üniversiteler üniversite
olamaz' mantığından hareketle, öğrencileri kurumun parçası olarak
değerlendirip, türbanın üniversiteye girmesini yasakladı. Hastasız
hastane, cemaatsiz cami, müşterisiz lokanta, yolcusuz otobüs olmayacağına
göre, bu insanlar da kamusal kurumların parçası mı kabul edilecek?
Anayasa Mahkemesi, belli bir giysi biçiminin farklılığı ortaya koymasının,
ayırımcılığa yol açacağını düşündü. Bu kurumun parçası olarak, ayırımcılığa
yol açacak biçimde oraya gidemezsiniz.
Türbanın siyasi simge olduğunu söylüyorsunuz. Öğrencilerin siyasi
tercihlerini sözleriyle ya da kıyafetleriyle belirtmelerinin nasıl
bir sakıncası var? Üniversite görüşlere ve inançlara açık olmayacaksa,
neresi açık olacak?
Ben, öğrencilerin siyasi görüşlerini ortaya koymaları, tartışmaları
yasaklansın demedim hiçbir zaman. Bir düşünce plaformunda ülkenin
sorunları tartışılırken, öğrenciler görüşlerini akademik çerçeve
içinde ortaya koyarlar. Ama bunu bir düşünce platformuyla sınırlı
tutarız. Yoksa dersin ortasında kalkıp, 'Hocam benim siyasi görüşüm
budur, siz yanlış anlatıyorsunuz' diyemez.
Türbanlı kızların giremediği üniversiteye aynı düşünceyi taşıyan
erkeklerin girmesine izin vererek, ciddi bir cinsiyet ayrımcılığı
yaptığınızı düşünüyor musunuz?
Ben size soruyu tersinden soracağım. Bu giysi biçimini sadece hanımların
yapması, cinsiyet ayırımcılığının tipik bir örneği değil mi?
Türban inançla da ilgili bir konu. Aslında dinin kendisinin bir
cinsiyet ayırımcılığı yaptığını mı söylüyorsunuz?
Hayır, ben onu söylemiyorum. Dini planda kendilerinin farklı olduğunu
ortaya koyma tutumu dolayısıyladır ki, yargıçlar bunun bir ayırımcılığa
yol açtığı kararını verdiler.
Önümüzdeki süreçte Avrupa'da ve Türkiye'de türban konusunda ne
yaşanacağını öngörüyorsunuz?
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin kararıyla, Kopenhag Kriterleri'ne
bir yenisi ekledi. Avrupa, 'Kendi ortamımda huzursuzluk yaratacak
birtakım faaliyet, tutum ve davranışları kabul etmem' kriterini
ortaya koydu.
Peki üniversitelerimizde türban serbest olabilecek mi?
Bu kararlar olduğu sürece serbest olamayacak.
Beni çok yadırgatan bir şey var. Türbana verilen önem, sanki bilimsel
ahlaka verilmiyor. Bilimsel ahlaka da türbana önem verdiğiniz kadar
önem veriyor musunuz?
Veriyoruz. İntihal olaylarını kasdediyorsunuz siz.
Evet... Eser hırsızlığını, bir başkasının eserini kendi imzasıyla
yayımlamayı bilimsel ahlaka uygun buluyor musunuz?
Hayır. Bunu önlemek için, kanunda daha ayrıntılı bir düzenleme öngördük.
Batı'da da, Türkiye'de de bu yönde yoğun ve tatsız gelişme var.
Bu konuda ben ve arkadaşlarım çok hassasız. Eğer bir öğretim üyesi
bu etiğe uymuyorsa, öğrencisinin önüne çıkmamalı. Ona, hocalık görevi
yaptırılmamalı. Artık o kişinin bir daha üniversitede kürsüye çıkıp
öğrencilere ders verir aşamada olmaması ve hocalık kisvesi içinde
üniversitede bulunmaması gerekir.
İstanbul Üniversitesi'nin rektörü Kemal Alemdaroğlu, Virginia Üniversitesi'nin
resmi kaynaklarında bir eser hırsızı olarak tanıtılıyor. Bir başkasının
eserini kendi eseri gibi yayımladığı için, İstanbul Tabibler Odası'ndan
iki ay süreyle meslekten men cezası aldı. Türban konusunu sizden
duydum ama, sizin bu konuda hiç demeç verdiğinizi görmedim. Niye
bu konuda açıklama yapmıyorsunuz?
Bu konu genel kurulumuzda gündeme geldi. Bu konunun hukuki planda
zamanaşımına uğradığını gördük.
Bu kadar önemli bir konuda zamanaşımı nasıl gerçekleşebilmiş?
Zamanında işlem yapılmamış.
Bu konudan sorumlu olan YÖK niye işlem yapmamış zamanında?
Onu bilemem. Bana kendi dönemimle ilgili soru sordunuz. YÖK, o zaman
işlem yapmak için bir değerlendirme yaptırmış. Bunun intihal olmadığını
tespit etmiş. Tabibler Odası'nın-ki farklı, buradaki farklı. Ben
bunların dışında, bu konuyu tekrar inceleyelim, dedim. Ama hukukçu
arkadaşlarımızdan biri, 'Önümüzde zamanaşımı faktörü var. Üzerine
gidemeyiz' dedi. Ben de rahatsız oldum. Bir konunun zamanaşımıyla
çözümsüz kalması beni hep rahatsız etmiştir. Biz bugün ele aldığımız
dosyalarda zamanaşımına uğramamak için çok dikkatliyiz.
Virginia Üniversitesi'nin internet sitesinde açıkça intihalle suçlanan
Kemal Alemdaroğlu'nu uluslararası toplantılara gönderebiliyor musunuz?
Bize bu konu, Virginia Üniversitesi gerekçesiyle intikal ettirildi.
Ben de, 'Derhal yargıya intikal ettirelim, bu konuda soruşturma
yapılsın' dedim. Ama karşıma zamanaşımı faktörü çıktı. Daha sonra
Danıştay, rektörün müracaatı üzerine Tabipler Odası'nın meslekten
men kararını bozdu.
Kararın gerekçesini de hatırlıyor musunuz? İntihal yapmadı diye
bozmadı.
Yetkisizlik olarak bozdu.
Başkasının eserini çalan biri eğitime zarar vermiyor mu sizce?
Tartışmasız zarar veriyor. Ahlaki açıdan bir defa, bir malı memalikine
geçirmek nasıl bir hırsızlık suçuysa, çevreye ve ortama kötü bir
örnekse, bu da hiçbir savunması yapılamayacak çok kötü örneklerden
biridir. Yalnız bu soruları sorarken, Alemdaroğlu da burada bulunmalıydı.
Birisini yargılar ve değerlendirir gibi bir sürece giriyorsak, o
şahıs da burada olmalı.
Bu soruları sormamı kabul etsin, kendisiyle görüşmeye hazırım.
Peki siz, başında bulunduğunuz Türk üniversitelerinin bilimsel düzeyini
nasıl buluyorsunuz?
Özellikle yurtdışına doktora yapması için gönderilmiş gençlerimizin
dönüşünden sonra, Doğu'daki üniversitelerimizden başlayarak büyük
bir sıçrama var. Uluslararası hakemli dergilerde de yoğun olarak
yazılar çıkıyor.
Gelişmiş ülkelerinkiyle, ciddi bir bilimsel rekabete girebilecek
düzeyde mi üniversitelerimiz?
Şu aşamada girebilecek düzeyde. Bilimsel sıralamada Türk üniversiteleri,
kırkıncı sıralardan yirmincilere geldi.
Üniversitelerimizde her fikir özgürce tartışılabiliyor mu?
Tartışılıyor. Toplumdaki yaygın değer yargılarını rahatsız edici
olsa da her görüş, bilimsel verilere dayanılarak korkusuzca dile
getirilebilmeli.
Özerklikten anladığım budur. Batı'da da bu tür sorunlar oldu. Amerika'da
bir ögretim üyesi görüşlerinden ötürü üniversiteden uzaklaştırılmak
istenmişti. Fakat üniversiteler ona sahip çıktı.
Biz 12 Eylül darbesinin ürünü olan YÖK'ün, düşüncelerinden dolayı
başı belaya giren bilim adamlarına sahip çıktığını hiç görmedik
Mesela Rektör Alemdaroğlu'yla aynı görüşte olmadığı için Bülent
Tanör'ün başı belaya girmişti.
Bülent Tanör'le aynı kürsüde çalıştım. Üniversiteden izin almadan
TÜSİAD'a araştırma yaptığı için hakkında kovuşturma yapılmak istendi.
Bu bana göre doğru değildi. Çok isabetsiz bir tutumdu. Daha önce
biz de toplu
olarak TÜSİAD'a raporlar hazırladık.
Meclis'ten yeni bir yasa geçti. Buna göre, doçent olan milletvekillerinin
yasama görevi, akademik kariyerden sayılacak. Üniversitede çalışmadan
profesör olmak biraz tuhaf değil ? Milletvekillerinin bu yoldan
profesör olmasını önlemeyi düşünüyor musunuz?
Önleriz. Profesörlüklerine itiraz ederiz, yargı yoluna başvururuz.
Çünkü imtiyaz sağlama hukuken geçerli değildir. Parlamentoda doçent
sıfatını taşıyanların buna tenezzül edeceğini sanmıyorum. Daha ağır
konuşamam..
Neşe Düzel - Erdoğan Teziç ile söyleşi, Radikal
26.07.04
|