|
Birkaç gün önce yeni Ceza Yasası tasarısının getirdiği bir "yenilik"
dolayısıyla şöyle bir değinmiştim. Devrim Kanunları'ndan söz açılmıştı...
Yeni Ceza Yasası tasarısının bu kanunlara ilişkin maddeleri, eğer
(Köksal Toptan'ın açıkladığı gibi) Genel Kurul'da CHP'lilerin himmetiyle
bir değişiklik geçirmez ise Türkiye Cumhuriyeti tarihinin "en
devrimci" uygulamalarıyla karşı karşıya gelecektik... Söz konusu
Kanunlar'ı yapan iktidarın bile aklına gelmeyen "hapis cezaları"
da böylece, AKP iktidarı altında ilk adımlarını atmış olacaktı.
(Konu hakkında daha fazla bilgi almak isteyen okurlara Tercüman'dan
(Ilıcaklar) Hasan Celâl Güzel'in yazısını öneririm.)
Biliyorsunuz Ceza Yasası'nın söz konusu maddesinde adı geçen Devrim
Kanunları, 61 ve 82 Anayasaları'na da dahil edilmiştir. Her iki
Anayasa bu kanunların herhangi bir gerekçe ile Anayasa'ya aykırılığının
ileri sürülebilmesinin ve dolayısıyla değiştirilebilmesinin yolunu
da kapatmıştır. Yani özet olarak, dünya var olduğu müddetçe Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşları bu kanunlar çerçevesinde davranmak zorundadır.
Herşeyden önce çok "moral bozucu" bir hükümle karşı karşıya
olduğumuz söylenemez mi? Tabii ki söylenebilir.... Eğer "devletler"
başta olmak üzere "anayasalar" ve "yasalar"
da birer "tarihi-kültürel" varlıklarsa, bu alanlara ilişkin
olarak "Hayır, ilelebet yaşayacaktır!" türünden inatlaşmaların
bir anlamı var mı?! Pek tabii ki, bugüne kadar olduğu gibi bundan
sonrası için de "devletler" gibi "anayasalar"
ve "yasalar" da değişecek, sırası geldiğinde yerlerini
başkalarına bırakacaktır. Hatta, yakın olmasa da belki uzak bir
gelecekte "devletler", "anayasalar", "yasalar"
gibi tamamen tarihsel-kültürel varlıklardan eser kalmayacaktır....
Olamaz mı yani, eloğlu cilt cilt "ütopyalar"ı boşuna mı
karalamış?!
Ama biliyorsunuz; her fâninin az ya da çok ama mutlaka sahip olması
gereken bu "tarihsel-kültüralist" bakış açısı, bizim anayasa
yazıcılarının yanından bile geçmemiştir... Onlara bu dünyada hemen
herşeyin ölümlü olduğunu kabul ettirmek belki mümkünse de, iş ellerinden
çıkma "değiştirilemez, değiştirilmesi bile teklif edilemez"
hükümlerle donatılmış anayasalarına gelince hemen değişmekte, sonuç
olarak insan işi birer "metin"den ibaret olan bu belgeler
"ölümsüzlük"le donatılmaktadır.
İşte söylediğim gibi Devrim Yasaları'mız da bu kategoriye giren,
yani "ölümsüz" yasalardandır. Oysa söz konusu yasalara
biraz yakından bakılınca, bunların değil "ölümsüz", insanlık
tarihi açısından ancak bir "an" sayılabilecek şu kısa
ömürlerinde bile pekçok cephesiyle zaten "öldükleri" gözlemleniyor.
Yerim dar olduğu için birkaç örnekle yetineceğim: Mesela şu ünlü,
iki maddelik "Şapka Kanunu". Besbelli ki yürürlüğe girişinde
bile vatandaşların çoğunu (eğer korktukları başlarına gelmemişse)
"gülümseten" bir kanunmuş bu. 20. yüzyılın ilk çeyreğinin
sonuna gelindiği bir dönemde birilerini "şapka giymeye mecbur
etme"nin neresi akılcı bir karardır? Bu kanunun birinci maddesinin
şu son cümlesi de bir bir tuhaftır: "Türkiye halkının da umumi
serpuşu şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını hükümet meneder."
Evet, yasa dili açısından epeyce"karmaşık" bir cümle doğrusu
bu... Hükümet, "itiyadın devamını" menetmektedir.
Sonra o "Bazı Kisveler"le ilgili kanun. Bu kanunun birinci
maddesinde de, "ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani
kisve taşımaları" yasaklanmıyor muydu? Ama siz gelin ve bugün
bu "ölümsüz" yasanın nasıl dünden vefat ettiğini seyredin...
neredeyse hemen her gün televizyon ekranlarında önümüze gelen "dinler
arası diyalog" toplantılarına katılan Patrik efendiler ve onlara
eşlik eden (her ne kadar "ruhaniler" sınıfına girmiyorsa
da) Diyanet İşleri Başkanı'nı "ruhani kisveleri" içinde
temaşa etmiyor muyuz. Tabii ki ediyoruz, ve (yanlış anlaşılmasın)
doğrusu da budur zaten....
Ya o "Türkçe Harfler"le ilgili Devrim Kanunu'nun durumu?
1930 haziranına kadar Arap harflerinin kullanılmasını sadece ve
sadece "stenografi makamında" kabul eden Kanun'un bugün
yürürlükte kalabilmesi mümkün müdür? "Levha, tabela, ilan,
reklam ve sinema yazıları"nı hesaba katmıyorum bile....
Demek ki, bir devletin anayasası ve yasaları yazılırken akıldan
çıkarılmaması gereken birinci husus bütün bu varlıkların her durumda
"tarihsel-kültürel" özellikte olduğu ve eğer "zaman"a
karşı olabildiğince dirençli anayasa ve yasalar kaleme alınmak isteniyorsa
bunların "evrensel" olana olabildiğince yakın tutulmaları
mecburiyetidir. İnsan Hakları Bildirgeleri gibi temel metinler (hem
de arada bir yenilenerek) bugün hâlâ (bırakın "ölmeyi")
yaşlanmamışlarsa, bunun nedeni tabii ki bu özendir.
Yani özet olarak, "tarihsel-kültürel"alanın, "İlelebet
var olacaktır!" türünden dogmatik söylevlere hiç mi hiç tahammülü
yoktur...
Kürşat Bumin, Yeni Şafak
27.07.04
|