Atatürk, intihal yapan rektörü sever miydi?

 

Tezgâhın arkasında olanların, tezgâhın önünde olanlara göre, tarif edilmesi zor bir üstün duruşları vardır.
Tuhafiye, manifatura, bakkal, nalbur türü esnafla, alışveriş yapan kişiler arasında gizli bir alt-üst ilişkisi yaşanır.
Sanki, tezgâhın arkasındaki esnaf, hiçbir gerekçesi olmadığı halde istenilen ürünü vermek istemeyecek, bunun üzerine tezgâhın önündeki alıcı da, boynunu bükerek dükkândan çıkmak zorunda kalacakmış gibi, belirsiz bir tedirginlik atmosferinde gelişir her şey.
Müşteri 'lütfen talep eden', satıcı ise 'lütfederek talebi yerine getiren' kişidir adeta.
Bu yüzen olsa gerek, çocukken, en çok bakkal-lara özenirdim. Tezgâh arkasındaki duruşlarının, heybetli bir gizemliliği var gibiydi.
Biz tezgâhın önündeki faniler olarak, ancak paramızın miktarı kadar gerçektik.
O üstün yaratıklar ise, hiç para vermeden, istediği zaman bir gofreti jelatininden soyacak, canı çektiği zaman kendine gazoz açacak kadar ayrıcalıklıydılar.
Nalbur Numan amca
Nedense, devlete ait bir görevde olmak da 'tezgâhın arkasında olmak' kadar gizemli gelir bana.
Anayasa hukuku profesörü olan Erdoğan Teziç'in, YÖK Başkanlığı görevine geldikten sonraki duruşu, bizim Numan amcaya çok benziyor.
Tüm tezgâhın arkasına geçenler gibi, bizim mahallede sıradan bir kişi olan Numan amca da, nalbur dükkânı açtıktan sonra çok değişti.
Kahveye gitmez, cuma namazlarını kaçırır, çocuklara şekerli macun almaz oldu.
Erdoğan Teziç ise, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin birinci sınıfındayken, anayasa hukuku derslerimize gelirdi.
En çok sevdiğimiz hocamızdı. Diğer hocalara kıyas edecek bir fakülte deneyimimiz olduğundan değil, kürsüdeki zarif duruşundan, konuşmasındaki inceliğinden, filan...
Onun dersinden çıktığımızda, yavaş yavaş hukukçu olmaya başladığımızı, omuzlarımızın üzerine ağırlık çöktüğünü hissederdik.
Bizim sevgili hocamız Erdoğan Teziç'e, YÖK Başkanı olduktan sonra bir şeyler oldu. Anayasa hukukçusu objektifliğini yitirip, devlete ait tezgâhın arkasındaki memur mantığı ve üslubuyla konuşmaya başladı.
Oysa YÖK Başkanı olduğunda, mahallemizin amatör takımı Leventspor'un, Milli Takım'la hazırlık maçı yapması kadar sevinmiştim.
Ne var ki, Milli Takım'la yaptığımız maç 78. dakikasında 1-1 devam ederken, antrenörümüz Cihat hoca, bizim yedekleri sahaya sürünce maçı, 12-1 kaybetmiştik.
Teziç hoca da, Cihat abi gibi sevincimizi kursağımızda bırakıp, bizi hüsrana uğrattı.
Hezimete doğru
Aslında Teziç hocanın, türban konusundaki açıklamaları hukuksal hezimetin başlangıcı sayılan ilk goldür.
Daha sonra, sağlı-sollu akınlarının arkası kesilmedi. Tuttu, 'kamusal alan' kavramını, 'Polisin girdiği yer aniden kamusal alana dönüşür' gibi, garip bir örnekle açıkladı. (Bu tanımı kürsüde yapsaydı ve anayasa hukuku sınavında sorsaydı, "Ne olur ne olmaz, sınav kâğıdını belki asistanları okur" diye, asla aynı örneği yazmazdım.)
Ve ilahi gün geldi, Neşe Düzel'in her seferinde kamuoyunda tartışma yaratan pazartesi röportajına konuk oldu.
Neşe Düzel'in, söyleşinin bir yerinde "Bilimsel ahlaka da, türbana verdiğiniz kadar önem veriyor musunuz?" sorusuna, Teziç'in "Veriyoruz.
İntihal olaylarını kastediyorsunuz siz" şeklinde cevaplaması çok ilginçtir.
Düşünün ki bir ülkede, 'bilimsel ahlak' kavramı, doğrudan somut bir 'intihal' olayını hatırlatıyor.
Bu intihal olayı o kadar aleni ki, failin ait olduğu kurum ve diğer resmi organlar bu konuda ona hiçbir şey yapmıyor.
İntihal olayını yapan kişinin kimliği, gücü, tezgâhın arkasındaki heybeti, bilimsel ahlaka baskın gelebiliyor.
İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu, Virginia Üniversitesi tarafından 'eser hırsızı' olarak gösteriliyor.
Alemdaroğlu, "İftira" demekle yetiniyor, "Hakkımda soruşturma açılsın, aklanmak istiyorum" demiyor.
İstanbul Tabip Odası, Kemal Alemdaroğlu'na bu intihal olayı nedeniyle 'iki ay meslekten men' cezası veriyor.
Dava açılsaydı
Ancak bu ülkenin bir de Ceza Kanunu var. Bu kanuna göre, en düşük değerdeki bir paranın taklit edilmesi halinde, üç seneden 12 seneye kadar hapis cezası veriliyor.
Bir kimse ticaret yaptığı sırada müşterisine vaat ettiği şey yerine, hile ile başka bir şey verirse altı aydan bir yıla kadar hapis cezası veriliyor.
Bir memur memuriyetini icrada tamamen veya kısmen sahte bir evrak düzenlerse üç seneden 10 kadar ağır hapis cezası veriliyor.
Gelgelelim, bilimsel bir eseri hırsızladığı anlaşılan rektör için ne Cumhuriyet Savcılığı, ne bizim YÖK, ne de Alemdaroğlu'nu rektör olarak atayan Cumhurbaşkanlığı makamından hiç ses çıkmıyor.
Neşe Düzel, bu konuyu da soruyor Teziç'e ve şu cevabı alıyor:
" Konuyu tekrar inceleyelim dedim. Ama hukukçu arkadaşlarımızdan biri, 'Önümüzde zamanaşımı faktörü var. Üzerine gidemeyiz' dedi. Ben de rahatsız oldum. Bir konunun zamanaşımıyla çözümsüz kalması beni hep rahatsız etmiştir."
Hey gidi, benim yıllar öncesi kürsüde hayranlıkla dinlediğim hocam, zamanaşımı gibi bir konuyu, bir 'hukukçu arkadaşınıza' danışacak kadar mı uzaklaştınız hukuktan?
Disiplin ve zamanaşımı
Sahir Erman-Sulhi Dönmezer hocalarımızın (Sanırım sizin de hocanızdır), fakültenin ikinci yılında okuttukları, 'Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku' diye bir kitap vardır.
1976 yılı baskılı birinci cildin, 368. sayfasında, disiplin cezalarını o kadar önemserler ki, ceza kovuşturması zamanaşımı veya afla düşse bile, disiplin cezasına karar verilebileceğini söyler.
Aynı eserin 363. sayfasında ise, "Devlet, cezayı, ceza vermek hakkına dayanarak uygular, disiplin cezasını ise adeta işveren sıfatıyla verir" diyor.
Hocalarımızın söyledikleri elbette ki nazaridir.
Tatbikatta, Atatürk ilkelerini her türlü bilimselliğin önünde gördüğünü söyleyen bir rektöre, bilimsel hırsızlık gibi küçük bir suç nedeniyle hakkında soruşturma bile açılmaz.
Acaba Atatürk yaşasaydı, "Ben rektörlerin kurnaz, eli çabuk ve intihal yapanlarını severim" der miydi?

Adnan Ekinci, Radikal
30.07.04