| |
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Kamu Yönetimi Temel Kanunu'nu
veto gerekçelerini okurken Türkiye'nin sahip olduğu en temel sorunla
karşı karşıya olduğumu fark ettim: Değişime ve demokrasiye direnme,
halka ve siyasetçiye güvenmeme, farklı olandan ürkme...
Bu saydığım kaygılar, 12 Eylül darbecilerinin 1983 Anayasası'nı
biçimlendirirken sahip oldukları kaygılardı. Aradan geçen 20 yıldan
fazla zamana rağmen aynı kaygıların canla başla dile getiriliyor
olması, üstelik bunları dile getirenin 'hukuk devleti'ne düşkün
olduğunu sandığımız bir Cumhurbaşkanı olması gerçekten üzücü. Aslında
Cumhurbaşkanı, hukuk devletine değil 'kanun devleti'ne düşkün, 12
Eylül darbecilerinin Anayasa'sını da olabilecek en dar anlamıyla
okumayı kendine görev seçmiş.
Türkiye'de kapsamlı bir kamu yönetimi reformunun yapılması ve bu
reformun yerel yönetimlere ilişkin düzenlemelerle tamamlanması-desteklenmesi
çok uzun zamandan beri tartışılıyor ve hemen hemen bütün siyasi
partiler tarafından da arzulanıyor.
Anayasa'nın kısıtlayıcı hükümlerinin herkes farkında ama Anayasa'nın
kısıtlayıcılığı aslında bir yorum meselesi. Yani aynı maddeyi başka
şekilde okumak ve bu yeni okuma biçimine uygun düzenlemeler yapmak
mümkün. Anayasa'nın kendisi o kadar da katı değil yani.
Önemli olan sizin demokrasiden ne anladığınız, ülkenizde nasıl bir
demokrasi istediğiniz.
Farkı yaratan bu işte.
Falanca bakanlığın taşra teşkilatı olsun mu olmasın mı? O bakanlığın
kaldırılan taşra teşkilatının görevleri yerel yönetimlerce yerine
getirilsin mi getirilmesin mi? Bunlar, bir noktadan sonra eskilerin
deyimiyle 'teferruat'a dönüşüyor. Çünkü önemli olan sizin halka
güvenip güvenmediğiniz, demokrasinin insanlığın bulduğu en iyi yönetim
biçimi olduğunu düşünüp düşünmediğiniz.
Eğer halka güveniyorsanız Anayasa'yı farklı okursunuz. Yok güvenmiyorsanız,
halka illa bir veli-vasi gerektiğini düşünüyorsanız, okuduğunuz
genel ilkelerin hepsini fazlasıyla kısıtlayıcı biçimde yorumlarsınız.
Eğer demokrasinin insanlığın bugüne kadar geliştirdiği en iyi yönetim
biçimi olduğunu düşünüyorsanız, halka zaten güveniyorsunuzdur. Bütün
mesele bu.
Cumhurbaşkanı'nın veto gerekçeleri üzerinde yarından itibaren uzun
uzun duracağım, tek tek her gerekçesini sizinle birlikte tartışacağım.
Bugün, Cumhurbaşkanı'nın ısrarla 'tekil' demeye devam ettiği 'üniter
devlet' meselesiyle ilgilenelim isterseniz.
Nedir üniter devlet? 'Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü'müdür
sadece? Bir bakıma öyledir ama devamı da vardır: Tek devlet, tek
hükümet, tek (resmi) dil, tek bayrak, tek Anayasa, tek yasama organı,
yasaların yurt sathında uygulanmasında yeknesaklık vs.
Cumhurbaşkanı'nın veto gerekçeleri açısından baktığınızda sorun
burada değil. Sorun, 'tek devlet'in ülke sathındaki her şeyin velisi
ve vasisi olma özelliğinin az biraz törpüleniyor, bazı görev ve
yetkilerin yine bu memleketin vatandaşlarınca seçilen ve bu memleketin
vatandaşlarından müteşekkil il genel meclislerine ya da yerel yönetimlere
devrediliyor olması.
'Üniter devlet' yok falan olmuyor; 'üniter devlet'in unsurlarından
sadece birinde -ki en önemlisi de değil- sadece yetki ve görev transferi
yapılıyor.
'Üniter devlet'in zedelendiği ya da yok edilmek istendiği argümanı
hukuki değil siyasi bir argüman. Ana muhalefet partisinin bu argümanı
siyaset alanında kullanması makul ama Cumhurbaşkanı'nın aynı argümana
sarılması yadırgatıcı.
* * *
Fakat başta da söylediğim gibi veto gerekçelerini tek tek konuşmazdan
önce bence 'o kafa'yı konuşmamız, halka güvenmeyen, demokrasiye
ve değişime
direnen zihniyeti teşhis etmemiz gerekiyor. Bu kafayla Türkiye'nin
işi gerçekten zor.
Yarın devam edeceğim...
İsmet Berkan, Radikal
04.08.04
|