Devletçilik ölmüyor

 

Sanmayın ki başlıktaki 'devletçilik' kelimesi, toplumdaki bütün mal ve hizmetlerin devlet tarafından üretilmesini ve görülmesini öngören sistemdir. Bizdeki devletçilik bundan çok farklıdır. Bizdeki devletçilik, devleti fetiş haline getirmek, devleti sırf devlet olduğu için sevmek şeklinde tezahür eder. Bu devlet halk için falan değildir, tam tersine halk devlet içindir.
Aşağıda okuyacağınız satırlar, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Kamu Yönetimi Temel Kanunu için yazdığı hayli uzun geri gönderme gerekçesinden aynen alındı:
"- Merkezi yönetim, görev ve yetkileri sınırlandırılıp özel görevli durumuna düşürülürken, yerel yönetimler genel görevli kılınmakta,
- Merkezi yönetimin taşra örgütlerinin kimileri kaldırılırken kimileri yerel yönetimlere devredilmekte, böylece merkezi yönetim örgütsel
ve işlevsel yönden zayıflatılmakta,
- 'Yetki genişliği'ne dayanan güçlü merkezi yönetim yerine, 'görev ayrılığı'na dayalı güçlü yerel yönetim yapılanmasının yolu açılmakta,
- Tekil devlet modeli yerine, 'idari vesayet' zayıflatılarak 'yerel' ağırlıklı devlet modeline geçilmesine olanak sağlanmakta,
- Kamu hizmetlerinin hemen tümünün yerelleştirilmesinin ve özelleştirilmesinin yolu açılmaktadır.
Bu içeriğiyle, Yasa'nın yukarıda belirtilen maddeleri ile yapılan düzenlemeler, Anayasa'da öngörülen tekil devlet yapısına, 'idarenin bütünlüğü', 'yetki genişliği' ve 'idari vesayet' ilkelerine ve kamu yararına uygun düşmemektedir.
Bu düzenlemeler, amaçlanmasa da, Anayasa'da öngörülmeyen bir yönetim modeline geçilmesine neden olabilecek niteliktedir."
* * *
Bu satırlar, en başta yazmaya çalıştığım zihniyetin neredeyse kriztalize olmuş hali. Konunun ayrıntısını bilmeyenler okuyunca sanacak ki, 'genel yetkili' kılınan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'dir. Hayır, İstanbul İl Özel İdaresi. Yine sanılacak ki, bir sabah ansızın İstanbul İl Özel İdaresi Türkiye'nin geri kalanından ayrılmaya ya da mesela Tekirdağ'ı işgale kalkışabilir.
Meğer, il tarım müdürlükleriymiş 'üniter' yapımızın temeli. Onları yerel yönetime devredince eyalet sistemine geçiyormuşuz.
Meğer yerel yönetimlerin 'güçlü' olması kamu yararına uygun düşmüyormuş.
Daha fazla sürdürmeyeceğim ama derdimi anlattım sanırım. Burada yansıyan bir zihniyet esasen. O zihniyetin elinden gelse, tek parti döneminde olduğu gibi belediye başkanıyla valiyi aynı insan yapacak ve onu da Ankara'dan atayacak.
Benim anlamakta güçlük çektiğim şey şu:
Anayasamıza göre Türkiye'de üç temel 'erk' var: Yasama, yürütme ve yargı. Ama aynı Anayasa bir de 'idare'den söz ediyor. Bu idare herhalde
'yürütme'nin bir parçası, dördüncü bir 'erk' değil.
Ve bu idarenin içinde yine anayasal olan, yine bu devletin birimi kabul edilen belediyeler ve il genel meclisleri de, yani yerel yönetimler de var. Yani, 'idarenin bütünlüğü' zaten kâğıt üzerinde mevcut.
Peki neden bugün o yerel yönetimlerden sanki düşman bir devletin yerel yönetimleri gibi söz ediyoruz? Madem bu kadar sakıncalılar, neden tek parti dönemine dönmüyoruz? Madem 'yönetimin vatandaşa en yakın noktada olması' ilkesi bu denli şeytani bir planın, Türkiye'nin Anayasası'nda öngörmediği bir yönetim biçimine gidiş planının bir parçasıdır, Avrupa Birliği'ne üye olmaktan neden vazgeçmiyoruz?
Cumhurbaşkanı'nın veto gerekçelerini irdelemeye devam edeceğim. Sırada daha ne komplolar, ne gizli planlar var Cumhurbaşkanı tarafından açığa çıkarılan...

İsmet Berkan, Radikal
05.08.04