Reformlara Sezer vetosu

 

Hükümetin, kamu ve yerel yönetimlerde reform çabaları, bir defa daha Cumhurbaşkanı Sezer’in vetosuna takıldı.

Daha önce İl Özel İdareleri Yasası ile Belediyeler Yasası’nı veto eden Sezer, önceki gün de Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nun 22 maddesini veto etti.

Sayın Sezer’in veto gerekçeleri bir temel sebebe dayanıyor. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini, daha doğrusu belediyeler üzerindeki devlet vesayetinin kaldırılmasını istemiyor. Bu yaklaşımını veto gerekçesine aynen şöyle aktarıyor:

“Yerinden yönetimin en önemli sakıncası, devletin birliğini ve kamu hizmetlerinin tutarlılığını bozabilmesidir. İncelenen yasa ile ise, ‘yetki genişliği’ne dayanan merkezi yönetim yerine, ‘görev ayrıcalığı’na dayanan güçlü yerel yönetimin yolu açılmakta... ‘Tekil’ devlet modeli yerine, ‘idari vesayet’ zayıflatılarak ‘yerel’ ağırlıklı devlet modeline geçilmesine olanak sağlanmaktadır.”

Bu konuda birkaç hafta önce yazdığımız bir yazıda da ifade ettiğimiz gibi “o kafa” diye nitelendirdiğimiz bir zihniyet, sistemin hakim statükocu güçlerinin değişime direnme anlayışını oluşturmaktadır. Aslında AK Parti hükümeti ile “o kafa”nın karşı karşıya gelişi, Türkiye’nin temel problemini su yüzüne çıkarmaktadır. Üzüldüğümüz nokta Anayasa Mahkemesi başkanı iken demokrasiye direnen güçlerin karşısındaymış izlenimi veren Sayın Sezer’in, bugün tam tersi bir duruşla direnenlerin safında yer almasıdır.

Yerel yönetimlerin Ankara’nın vesayetinden kurtarılması ve problemlerin bürokrasiye takılmadan yerinden çözülmesi konusunda bugün toplumsal bir mutabakat bulunmaktadır. Bütün siyasi partilerin seçim beyannamelerinde en az 15 yıldır, bugün AK Parti hükümetinin gerçekleştirmeye çalıştığı reform vaatleri bulunmaktadır.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesine karşı çıkanlar, bu konuda Güneydoğu ile ilgili birtakım korkuları yayarak kafaları bulandırmaya çalışanlar biliyoruz ki, aslında demokrasinin vesayetten kurtarılmasını istememektedir. Bunun temelinde de halka güvensizlik, halkın seçtiklerini küçümseme yatmaktadır.

Sayın Sezer, “üniter” devlet yerine “uydurukça”ya öncülük ederek “tekil” devlet demeyi tercih ediyor. O konuyu da netleştirmek lazım. “Üniter” devlete karşı çıkan yok ki. Elbette “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” esastır. Elbette tek devlet, tek hükümet, tek bayrak, tek İstiklal Marşı, tek anayasa, elbette yasal denetim. Ama, bunları bahane yapıp, halkın seçtiklerinin inisiyatifi almasına karşı çıkmak niye?

Sayın Sezer’in veto gerekçelerindeki hassasiyeti, hukuki olmaktan çok siyasi bir yaklaşımı ifade ediyor ve maalesef ana muhalefet partisinden bile daha katı bir tutuma dönüşüyor.

Sayın Sezer’in samimiyetine inanmayı çok isterdik. Ne var ki Sayın Sezer’in idari vesayeti ve türban ile imam hatip liseleri konularında sergilediği hassasiyeti başka konularda göremiyoruz.

Mesela, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, bir Amerikalı doktorun yazdığı kitabı kendi imzasıyla yayınladı. Bu bilimsel hırsızlığı (intihal) Öğretim Üyeleri Derneği hemen Cumhurbaşkanı’na, YÖK’e, Üniversitelerarası Kurul’a ve Tabipler Birliği’ne bildirdi. Tabipler Birliği hariç bu kurulların hiçbirinden ses çıkmadı. İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy şimdi haklı olarak “Hırsızlığı bilen Cumhurbaşkanı, bu suçu inceleyecek kendisine bağlı birimleri neden harekete geçirmiyor?” diye soruyor. “Ben cumhurbaşkanı olsam, bu konuyu bir gün bekletmem.” diyerek rahatsızlığını ilan ediyor. Biz de eleştiri hakkımızı kullanarak soruyoruz:

Sayın Cumhurbaşkanı, Alemdaroğlu’nun hırsızlığından neden bir rahatsızlık duymuyor? Neden?

Hüseyin Gülerce, Zaman
05.08.04