| |
Türkiye değişiyor, ama biz günlük yakınmalardan geldiğimiz için
değişmiyor gibi görüyoruz. Basına bakın, topluma bakın, sanayiye
bakın hepsi değişiyor. Biz farkında değiliz ama AB’ye girdik bile...
Cem (Sancar) eski bir arkadaşım. Gazeteci. Sohbet ediyorduk geçen
gün telefonda. Mehmet Altan’la röportaj yapmak isteğiminden bahsettim.
‘Çağ değişiyor, insan esas alınmalı, insanı unuttuk, biz aslında
AB’ye girdik’ diyor Altan dedim... Sohbet uzadı telefonda. Sanki
Mehmet Altan da oradaydı ve ben bir yandan Mehmet Altan bir yandan
kendim oluyordum. Hoşuma gitti. Hadi birlikte sohbet edelim, röportaja
sen de katıl, hatta belli mi olur kapışırsınız belki Altan’la dedim.
Sağolsun, ‘seve seve’ dedi. Üçümüz biraraya geldik. Keyifli sohbet
ettik. Ne yazık ki kapışma mapışma olmadı. Tam tersi, hem güldük,
hem eğlendik, hem de öğrendik. İşte o sohbet, umarım seversiniz.
Serda Kıvılcım- Türkiye’de ne oluyor? Durum nasıldır sizce? Gidişat
hakkında neler düşünmektesiniz?
Türkiye’de bir taraftan çürüme var, bir taraftan yeni bir çiçek
açmaya yönelik bir filizlenme var. İki dönemi bir arada yaşıyoruz.
Umuda yönelik,Türkiye’nin kendini tanıması, açıklaması ne olduğunu
boy aynalarında görmesi açısından daha saydamlaşma netleşme açısından
bir gelişme var. Aslında çürüme her zaman vardı, biz bunu bu kadar
net göremiyorduk. Türkiye kendi sorunlarını, çürümesini net olarak
görüyor. İkili bir yapı var, AB ile müzakere sürecinin başlaması
bu çürümenin nihayete erip, filiz açan çiçeğin daha boyutlanmasına
olanak verecektir. Türkiye, hiç bir zaman olmadığı kadar kendisini
daha net tanıyacak, sorunlarını çözecek, çarpık iskeletini tamir
edecektir. Kendini yeniden inşa edecektir.
Cem Sancar- Statüko sarsılıyor yani?
Askeri bürokrasi ve yargı konularındaki haber oranlarına bakarsanız
bu iki tabu konunun çok daha fazla konuşulduğunu görürsünüz. Kural
dışı işlerin daha manşetlerde olduğunu görürsünüz, daha saydamlaşıyor.
Saydamlaşma, o toplumun kendi sorunlarını bilince getirip, çözme
sürecini de beraberinde getirir, ama bu saydamlaşma AB sürecinin
bize bir hediyesidir.
AB sürecini nasıl görüyorsunuz, girecek miyiz?
Biz AB’ye girdik zaten. Eğer Türkiye tersten bakarsa bu işe, AB
olmasaydı neler değişmezdi diye bakarsa, zaten yapılan değişiklikleri
çok net görür. Töre cinayetine indirimden tutun da, zehirli biberlere,
Milli Güvenlik Kurulu genel sekreterliğine kadar müthiş bir değişim
yaşıyor Türkiye. Gümrük Birliği’nden bu yana 500 sanayi kuruluşunun
yapısına baktığımız zaman Gümrük Birliği’nin çok önemli etkisini
görürsünüz. Türkiye bir yandan değişiyor, ama biz günlük yakınmalardan
geldiğimiz için değişmiyor gibi görüyoruz. Basına bakarsanız değişiyor,
topluma bakarsanız değişiyor, sanayiye bakarsanız değişiyor, bu
daha da hızlanacaktır. Biz AB’den müzakere başlangıcı için start
alacağız ve bu daha da hızlanacak.
C.S- Bu değişimin içinde İslam’ı nasıl konumlandırıyorsunuz?
AB ile müzakerelerin başlaması açısından Türkiye’nin Müslüman olması
çok büyük avantaj. Çünkü dünya sistemi Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek
istiyor, bir çağ kapanıyor, bir çağ açılıyor. Sanayi dönemi bitiyor,
sanayi sonrası dönem başlıyor. Sanayi sonrası dönem ile aşiret yapısı
birbiriyle uyuşamaz. En azından bu bölgelerin ulus devlete dönüşmesi
lazım. Sistemin etkin unsurları ulus devlet yapısını aşarken bir
altta olanın da ulus devlet yapısına gelmesi lazım. Bu dünya sisteminin,
küreselleşmenin, Ortadoğu’yu ve Müslüman alemini kendine katması,
Türkiyenin bir model olma şansı var. Çünkü Türkiye’deki ılımlı liberal
İslam demokrat Müslüman kimliğini yaratabilme çabası Türkiye açısından
büyük şans. Dünyanın da büyük desteğine sahip Müslüman ülkenin demokrat,
insan haklarına saygılı, piyasa ekonomisini işletebilen bir modelini
teşkil ederse Türkiye şansı müthiş artacak.
İslama karşı direnç yaşanacak mı?
Batıdaki post endüstriyel sanayi devriminin bitmesiyle ortaya çıkan
boşluktan insanların o süreci sorgulamaları, sanayi sonrası yapının
sanayi dönemini eleştirmeleri ve yeni arayışlara gitmesi bu sırada
da, Doğu’yu kültürel anlamda da keşfetmelerine bağlı bir hadise.
Bizdeki mesele ekonomik bir mesele, şehirlerle kırlar arasında,
varoşlarla kent merkezleri arasında gelir dağılımı farkı arttığı
vakit, işsizlik arttığı, sefalet çoğaldığı vakit, insanların dine
sığınması normaldir. Ama Türkiye fanatik bir uygulamaya sahip değildir.
Çünkü burası Yavuz Sultan Selim’e kadar Alevi olan bir yerdir. Anadolu’nun
farklı bir yaklaşımı vardır. Yaşayış biçiminde içkinin, kadının
yeri önemlidir, üretimden gelmediği için çok net bir imaj vermez.
Bu çağın değişiminde insanlar bir önceki alışkanlıklarını terketmek
zorunda kaldıkları için zorlanıyorlar. Yani sanayi döneminde, kol
gücü ile çalışmış toplumda, bir yeri olmuş bir adam, bir anda kendisinin
robotla değiştirilmesinden ortaya çıkan boşlukta da kendisine sığınak
olarak dini seçiyor. Ben bunların sosyo-ekonomik yapılarla birebir
bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de İslam buna bir engel
değildir, tam tersine farklı aşamada sıkıntılar ve sorunlar vardır.
Bu sorunların sihirli değnek gibi AB süreciyle ortadan kalkacağına
inandığı için hiçbir konuda olmadığı kadar müthiş bir konsensüs
var. AB tabii ki bu değil. AB, sanayi sonrası bir toplumda insanın
öne çıkması, beyinsel olarak insanın katma değer üreten en önemli
üretim faktörü haline gelmesi nedeniyle, insanın doğumundan ölümüne
kadar hayatının her anında nitelik, kalite kazanacak bir yaşama
sahip olması ve kutsalların kutsalı haline gelmesi projesidir.
Siz genel olarak insanlarımızdaki mutsuzluk ve huzursuzluğun liberal
proje ile çözümlenebileceğini mi düşünüyorsunuz, şu meşhur Batılılaşma
projesiyle beraber yani?
İnsan odaklı bir yaşamın gündeme gelmesi söz konusu. Buna liberal
demek ne kadar doğru bilmiyorum. Çünkü bir anlamda Marksizmin de
amacı insanları kutsalların kutsalı olarak dünyanın imparatoru yapmaktır.
Komünizme doğru giden, sömürünün zaman içinde ortadan kalkacağı,
çalışmanın işçi sınıfının gündemden çıkacağı başka aleme doğru gidiyoruz.
C.S-Bu alem meselesinde biraz duralım. Birincisi Marksizmin liberal
hayallerle bütünleştiği doğru ama Marksın da Doğu’yu hiç bilmediği
bir gerçek. Bizim gibi Batılı tarzda yetişmiş, cumhuriyetin dertleriyle
uğraşmış insanları etkileyen İslam’da, özellikle tasavvuf kültüründe
özel bir şey var. 68’deki özgürlük ve hippi hareketiyle, komüncü
ütopyalarla birleşen bir takım şeyler var. Biz sonradan sormaya
başladık, Yunus Emre kimdir, Mevlana kimdir, İbni Arabi diye bir
filozof varmış, ne söylemiş? Bunları sonradan görmeye başladık,
biz Kant’ı, Hegel’i öğrenerek, Schpenhauer’ı öğrenerek, birbirimize
bunları söyleyerek, dil meselesini mesela, Batılı düşünürlerden
talim ederken, oradan yürürken, birden bire 1300’lerde Şemsi Tebrizi’yle
karşılaşınca apışıp kaldık. ‘İnsan dilinin altındadır’ diyen bir
bilgeyi atladığımızı anladık. Bu sözün, ki küçük bir örnektir, Kuran’da
söylendiğini duyarak afalladık. Hayvanları ihtiyacının dışında avlamanın
büyük günah olduğunu söyleyen ve insana mucize diyen bir şeyi, İslam
kültürünün derin tartışmalarında fark etmeye başladık. Çelişki yaşıyoruz,
bir tarafta Kuran’ın zahiri açıklamaları ve kadın-erkek ilişkilerinde
toplumsal çatışmalar söz konusu, öteki tarafta, tasavvufta, Batı’dan
öğrendiğimiz aydınlanmacı ve insani değerlerin kadim kökleri var.
Thomas Moore’un ütopyalarıyla, Marks’ın asi gençlik yazılarıyla
arada gidiş gelişler kurulmaya başlandı. Yeni bir çatışmanın, tartışmanın
geldiğini hissediyoruz biz yaralı kuşak!
Aslında bu çatışma yok. Çünkü post modern tartışmaların özündeki
sorular bunlar, insanın yeniden keşfedilmesi ama ne zaman, sanayi
sonrasındaki başarının ardından. İnsanının tüketmemesi üzerineydi,
onlar başarılı olamadı. Çünkü önemli olan doğanın üstündeki insanın
hakimiyetidir. Newton fiziğinden Kuantum fiziğine geçmek yatar temelinde.
Kendi kültürümüze yabancı kalmışız hikayesi. Batının da sanayi sonrası
topluma ulaşmış olmanın rahatlığıyla insana yönelik daha dingin
bir yaşam, daha insani bir yaşam, ama bunlar hangi aşamada keşfediliyor;
üretim sorunu ortadan kalkmaya başladığı vakit. Üretim sorunu ortadan
kalkmadığı vakit, Budist bir balıkçının, modernizmle alakası olmayan
dinginliği, modern dünyada başarıya ulaşmış bir adama bakıp da,
bunu görmemişim dedirtebilir, ama açlıktan, sefaletetten gelen,
doğa üstünde hakimiyeti olmayan, hiçbir hastalığa karşı çare geliştirememiş,
hiç bir depreme çare üretememiş bir adam için ilginç bir mesele
değil. Kendi üretim sürecini tamamlayan, kendi daha üstündekini
belirli bir noktaya getiren bir adamın, insan odaklı, daha sakin,
hareketsiz ve insan üretimine göre değil, tüketimine göre şekillenmiş
bir felsefeyle buluşması doğaldır.
Birlikte yaşasak diyor bazı insanlar, mecbur muyuz peki doğanın
üzerinde hakimiyet kurmaya?
Değil biliyorum ama bunlar da moda düşünceler!
MEHMET ALTAN KİMDİR?
Mehmet Altan 1953 Ankara doğumlu. İlk, orta ve yüksek öğrenimini
İstanbul’da yaptı. 1979’da doktora yapmak için Paris’e gitti. Paris
I. Pantheon-Sorbonne Üniversitesi’nde Türkiye IMF ilişkilerini inceleyen
çalışmasıyla 1980 yılında uzman,Türkiye’nin ABD ve SSCB ilişkilerini
inceleyen teziyle de iktisat doktoru oldu. Doktora eğitimi sırasında
çeşitli gazetelerde yazdı. Cumhuriyet Gazetesi’nin Paris muhabirliğini
yaptı. 1984’te Türkiye’ye döndü. 1985’te Paris’ten yazdığı denemeleri
Atlı Karınca adlı kitapta topladı. Akademi Kitabevi Deneme Ödülü’nü
alan bu kitaptan sonra, tezinden esinlenerek yazdığı Süperler ve
Türkiye adlı bilimsel çalışması yayınlandı. Altan’ın Marx’tan Sevgilerle,
Darbelerin Ekonomisi, Matadorun Ölümü, Kapitalizm Bu köye Uğramadı,
Amerikan Rapsodisi, Ertelenmiş Hayatları Geri Verin, Hiçbir Şey
Değişmiyorsa, Esir Çocuklar Cehennemi, II. Cumhuriyet Demokrasi
ve Özgürlükler, Kıbrıs Diye Bir Ada, Bir Gecelik Aşklar Nereye Gider
adlı kitapları da var. Altan halen İstanbul Üniversitesi İktisat
Politikaları Anabilim Dalı Profesörü ve Sabah Gazetesi yazarı.
Serda Kıvılcım - Mehmet Altan ile söyleşi, Star
16.08.04
|