Sentezler cenneti Türkiye
 

İdeoloji ve siyasi kuşak eksikliklerinin kronikleştirdiği Türkiye'deki sol siyasi açmaz, politik lego taşlarıyla kılıktan kılığa sokulan 'yeni oluşumlarla' aşılmaz. Solun görevi, Truva atı olmak değil

Ünal Bilir: Hamburg Üniversitesi, Yakın Doğu Tarih ve Kültür Departmanı

Türkiye'deki politik yaşamın son kanadının karşı karşıya bulunduğu çıkmazın göstergesi olarak sadece Ecevitlerin konumunu ve DSP'de yaşanan fırtınayı baz almak pek doğru olmasa gerek.
Gerek sağ gerekse sol partilerde kendini ele veren ve Türkiye'de hiçbir zaman yerleşmeyen demokratik etik eksikliği, köksüz ve ideolojiden mahrum politik yaşamı iyiden iyiye bir çıkmazla burun buruna getirdi. İttihat ve Terakki'nin intikamcı, darbeci ve ideolojik dayanaktan yoksun tavrıyla başlayan Türk siyasi geleneği, tarihin hiçbir döneminde bir dünya görüşünü politik amaçlara endekslemiş bir politik kuşak yetiştiremediği gibi belirli bir ideolojiyi aracı ederek örgütlediği siyasi programını pratiğe dökecek bir ekip de oluşturamadı. Böylelikle Türkiye'deki politik yaşam, kronikleşen ideoloji eksikliğini ve siyasi kuşak konusundaki yoksulluğunu sentezci düşüncelerle ve kriz ortamlarında yeniden dağıtılıp kurulan lego taşlarının oluşturduğu maketlerde kendini bulan 'yeni oluşumlarla' aşmaya çalıştı. Türk siyasetini derinden sarsan söz konusu bu ideoloji ve siyasi kuşak eksikliğini güncel gelişmelerin biraz uzağında tartışmakta var.

'Marksist-liberal'
DSP'deki istifa dalgası başlamadan çok önce Mehmet Altan tarafından Türk solunun düşünsel sorunlarına bir neşter olarak takdim edilen 'Marksist-liberal' sentez denemesi aslında Türk siyasi yaşamın sorunlarına yönelik bir açılımdı ve sözü edilen sentezci düşünceyi imdada çağırmaktan başka bir anlamı da yoktu.
Türkiye'nin siyasi açmazı ve sol siyaset eksikliği ile yakından ilgisi olduğu gözlerden kaçmayan bu 'Marksist-liberal' sentezi masaya yatırmak şimdilerde sol partilerde yaşanan karmaşanın ideolojik boyutunu anlamak için bir gösterge olacağından sorunun diğer kanadını oluşturan siyasi kuşak eksikliğini başka bir yazıya bırakarak, Mehmet Altan'ın üretimin dinamiklerindeki değişmenin toplumların artık alışılagelmiş sınıf farklılıklarını ortadan kaldırdığı ve sınıfsız bir topluma doğru gidildiği tezinden hareketle Türkiye'deki sol entelektüelin önüne koyduğu yeni 'Marksist-liberal' sentezi tartışmak gerekli gibi görünüyor. Çünkü bu yaklaşım Türk solunun politikaya direkt olarak yansıyan ideoloji sorununa yapılmış en son operasyon olma niteliğini taşıyor.
Altan'ın sözünü ettiği ve sol kesimden çoğunlukla negatif tepki alan 'Marksist-liberal' yaklaşım sanıldığı gibi yeni değil ve Türkiye'ye özgü de değil. Doksanlı yılların başında sağ-sol tartışmaları çerçevesinde kendi konumu sorulan Mehmet Barlas'ın söylediği, 'İnsanların kalbi solda cüzdanı sağda olur' tümcesi Altan'ın entelektüel, düşünsel boyutta temsilciliğine soyunduğu bu sentezci düşüncenin sosyo-siyasal alandaki reel yansıması olarak daha o yıllarda mevcuttu. Doğu-Batı, İslam-Sosyalizm, Türk-İslam, Sosyalizm-Milliyetçilik v.b. varyasyonlardan sonra ebedi sentezler coğrafyası Anadolu'ya ayak basan 'Marksist-liberal' sentez Türkiye'ye Mehmet Altan tarafından ithal edilmiş olsa da bu söylemin isim farklılığına rağmen patent hakkı Avrupa sol partilerinin elinde. Özellikle Tony Blair'in sosyalist öğelerden arındırdığı İşçi Partisi ve Almanya SPD'si tarafından siyasi uygulaması yapılan bu formülün hem sol kanat ideolojilerinin hem de liberalizmin yeni kalkanı olan globalleşmenin işine gelen bir tarafı var.
Liberal düşüncenin ve ekonomik modelinin üretim-tüketim dengesinde siyasal hakemliğe soyunan komünist ideoloji karşısındaki tartışılmaz zaferi sol ideolojileri baskın olan bu rakip karşısında işbirliği yapma zorunluluğu içinde bıraktı.
Liberalizm ve onun koşu atı olan globalleşmenin Marksist, sosyalist ve komünist ideolojilerin biçimlendirdiği siyasi oluşumlardan beklediği ise, işçi sınıfından gelen olası muhalefeti kırma veya yumuşatma misyonuydu. Örneğin globalleşmenin özelleştirme modeli ile ekonomiden her türlü devlet kontrolünü kaldırmaya ve sosyal yardım paketlerini iptal etmeye yönelik stratejisi, AB ülkelerinde muhafazakâr partilerce değil, sol ideolojiler üzerine siyasi program üreten partilerce yapıldı.
En güzel örneğini Almanya'da bulan bu işbirliğiyle, 16 yıllık Kohl iktidarının yapamadığı sosyal yardım kesintileri ve işçi çıkarımları, Başbakan Gerhard Schröder'in sosyal demokrat partisi SPD ve Yeşiller sayesinde yapıldı. Böylelikle globalleşmenin istediği sosyal ve ekonomik reformların kadrolu muhalifi olabilecek işçi sınıfı ve temsilcileri sendikalar arasındaki ideolojik yakınlık perde yapılmak suretiyle eksisiz hale getirilmiş oldu.
Ancak yukarıda sözü edilen bu karşılıklı işbirliğinin Türkiye'deki sol partiler ve liberal düşünce yapısı arasında var olduğunu iddia etmek pek sağlıklı görünmüyor. Çünkü Türkiye'deki siyasi partiler Kemalist ideolojinin dominant boyunduruğundan kurtulamadığı için sağ veya sol olsun belirli bir ideoloji ve dünya görüşü üzerinde
yükselmiyor.
İdeolojik temellerden yoksun olan ve ideoloji eksenli programlarını popülist söylemlerinde bile vitrine koyamayan Türkiye politik oluşumları kendilerini ayakta tutacak ideolojik desteği sempatizanları
olan aydınlar sayesinde elde ediyor. Örneğin 70'li ve 80'li yıllarda iktidar koltuğunu işgal eden siyasi partilerin ideolojik gereksinimi Türk-İslam Sentezi adlı programla adeta bir acil yardım operasyonu niteliğinde sağlandı. Nasıl ki, Türklük İslamla olan amansız tartışmalarında dile getirdiği gibi tarihsel süreci içinde milli kimliğini yok etmekle sorumlu tuttuğu İslamı Türk-İslam Sentezi ile milliyetçiliği besleyen bir element haline getirdiyse, Mehmet Altan'ın 'Marksist-liberal' sentezi de ezeli rakibi liberalizmi, Marksiz'min çizdiği siyasi ve felsefi hedeflere taşıyıcı bir unsur olarak görmek istiyor.

Kuşak ve parti eksik
Özgün olmamasına karşın ideolojik soruna vurulmuş cesur bir neşter olma ayrıcalığını elinde bulunduran 'Marksist-liberal' söylemin Türkiye'deki sol ideolojileri paylaşan kuşak için bir tercih haline gelmeden ve Türk soluna düşünsel kazanımlar sağlamadan kişisel ve popülist bir söylem olarak kalması kaçınılmaz görünüyor. Çünkü rüzgârın değişkenliğine göre Kemalist devlet ideolojisinden etnik Kürt milliyetçiliğine değin farklı ve karşıt düşünsel, politik boyundurukların altına girmekten kaçınmayan Türkiye solunun yetiştirdiği özgün bir siyasi kuşak ve 'sol' betimlemesini hak edecek bir siyasi parti yok.
Böyle olduğu için de liberalizmden politik ve milliyetçi İslam'a değin Türkiye'yi kuşatma altına alan eğilimler karşısında bocalayan ve özgün bir model üretmekten çok 'Sosyalizm ölmedi, diğer ideolojiler sosyalizm ve komünizmin değer yargılarını keşfetti' avuntusuna sığınan Türk solu, zaten kendini iktidara taşıyan ya da kendisinin iktidarda kalmasına olanak tanıyan sağ partiler olmadan siyasi bir varlık göstermede oldukça zorlanıyor.
Zaten İsmail Cem ve arkadaşlarının başını çektiği yeni harekete hemen Özal'lı ANAP yakıştırmasının yapılmasının nedeni de, ülkenin sorunlarını ancak sentezci bir ideoloji harmanı üzerinde yükselen siyasi oluşumla çözmenin rüyasını gören kişilerin özlemiydi. Nasıl ki, siyasi varlığını sürdürmek için ideolojik kimliklerini geçici olarak rafa kaldıran sol eğilimli siyasiler, ANAP' ın dört eğilimli ve kısa vadeli pragmatist çatısı altında kendine bir yer açtıysa, şimdi İsmail Cem ve arkadaşlarının kurduğu 'sosyal demokrat' partinin de karnını farklı eğilimdeki başıbozukları toplayacak derecede genişletmesi isteniyor.
Ancak toplumun sorunlarına açılımlar yapan siyasi bir program üretmekten çok, sanatsal çevrelerde entelektüel bir tatmin unsuru olarak varlığını sürdüregelen Türk solundan beklenen, toplumdaki tabanlarını aşiret
ilişkilerinden sendika baronluğuna değin bir dizi antidemokratik tavırla oluşturan politikacılara Truva atı hazırlamak değil, bir ideolojiyi özümseyerek onu kalıcı bir siyasi gelenek haline dönüştürebilmek olmalı.
Yoksa DSP-MHP koalisyonu Anadolu coğrafyasında yapılabilecek en radikal ve çıkarcı sentezi yapmakla artık sentezci düşüncenin bir çözüm olamayacağını hatta böylesi bir birlikteliğin demokratik olgunlaşmaya bir yararının dokunmayacağını bütün çıplaklığı ile gösterdi.

Ünal Bilir, Radikal ; 2.08.2002