AK Parti'nin serencamı...

 

Türk Ceza Kanunu tasarısının izlediği serüven, geldiği nokta iki açıdan kritik görünüyor. Bunlardan ilki, şüphe yok ki Türkiye'nin AB macerasıyla ilgilidir. 6 Ekim 2004 tarihinde AB Komisyonu'nun yayınlayacağı "İlerleme Raporu", ardından 17 Aralık 2004'te yapılacak ve Türkiye açısından bu raporu temel alacak Kopenhag Zirvesi bizim açımızdan oyunun son iki perdesini oluşturuyor.

Ortada sanal ya da yapay bir durum yok:

Siyasi iktidar sorunu nasıl tanımlarsa tanımlasın Türk Ceza Yasası, Kopenhag Kriterleri'nin hem ilke hem uygulama açısından temel parçalarından birisidir.

Sorun sadece zina meselesi değildir; düşünce ve ifade özgürlüğünün ana yapısı, "devlet hukuku anlayışı"nın "hukuk devleti ilkesi"ne dönüşmesi bu yasa metni üzerinden yol alacaktır.

Ve yasalaşma sürecinin kesintiye uğraması, AB Komisyonu'nun "İlerleme Raporu"nu olumsuz etkileyecektir. Nitekim komisyonun üst düzey sorumlularından gelen açıklamalar bu yöndedir. Hatta daha da öte... Verheugen'in "Türk Ceza Kanunu yasalaşmadan Türkiye'nin üyelik müzakerelerine başlaması söz konusu olamaz" sözleri, hemen her düzeyde AB'nin Türkiye'ye yönelik yeni tavrının nasıl olabileceğinin ipuçlarını içermektedir.

Şu unutulmamalı:

Kültürel dokusu, ekonomik yapısı ve tarihsel bagajıyla Türkiye'nin AB'ye üyeliği hem Türkiye için hem Avrupa için zor bir süreçtir ve diğer ülkelerin üyeliğinden oldukça farklı bir duruma işaret etmektedir. Bu çerçevede AB'nin Türkiye'ye yönelik tutumunu belirleyecek husus "hukuki prosedür"den çok "siyasi algı ve tavırlar" olacaktır.

TCK meselesinin bu noktadaki payı sanıldığından önemlidir.

Gerçekleştirdiği reformların içeriği ve süratiyle, Türkiye'nin üyeliği konusunda çekimser ve menfi olan Avrupa ülkelerini bile siyasi açıdan köşeye sıkıştıran Ankara bu kez yine kendi eliyle karşıtlarına yine siyasi açıdan koz, imkan ve zemin sağlamıştır.

Zina tartışması, kadının statüsü gibi temel konular Türkiye için AB üyeliği açısından aşılması ve yanıtlanması en zor sorunu "değer farklılığı" meselesini gündeme getirme riski taşımaktadır. Bu sorun ise siyasileşip gündeme geldiği takdirde üyelik sürecini sanıldığından çok daha fazla sıkıntıya sokacaktır

İkinci kritik nokta Türkiye'nin, daha doğrusu AK Parti hükümetinin bu sorunu nasıl ve neden ürettiği meselesidir.

Son yazımızda sorunun AK Parti'nin kendi iç sorunlarından kaynakladığı söylemiştik. AK Parti'nin iç sorunları teknik sorunlar değildir. Kimi parti yöneticileri arasındaki tavır, görüş, eylem farklılıkarıyla açıklanacak sorunlar da değildir.

Elbette bu sözler parti içinde teknik sorunlar, uyumsuzluk krizleri, görüş farklılaşmaları yaşanmadığı anlamına gelmez.

Tersine yaşanan uyumsuzluk, kriz ve farklılaşmalar AK Parti'nin ülkenin yaşadığı değişimi taşıma konusunda yapısal sıkıntılar taşıdığını, bu sıkıntıların gün geçtikçe çoğaldığını, çoğaldıkça parti içi eylem ve görüş bütünlüğünü kıskaca aldığını, kısaca değişimin niteliği ile bu partinin yapısı arasındaki mesafenin arttığını gösterir.

Bugün nereden çıktı bu kriz demenin hiçbir anlamı yoktur.

Türk Ceza Kanunu tasarısı bu açıdan sıradan bir tasarı değildir. Bu tür yasalar sadece ifade ve düşünce özgürlüğü alanını tanımlamaz, gelenek-birey, ataerkil yapı-liberal değer sistemleri dengelerini de tanımlarlar ve köklü değişimlerin temel taşlarını oluştururlar.

Aylardır muhafazakar köklerinin sonucu olarak AK Parti'nin "yüksek siyaset konusunda demokratikleşmeyi taşımakta zorlanmadığını", ancak "kendi değerlerini de hedef alacak ahlak, insan, kadın gibi mikro alanlarda liberalleşme adımlarını bırakın taşımayı, bu adımları kabul etmesinin çok güç olduğunu", söylüyoruz. Demokrasiyle muhafazakarlığın ayrı uçlar oluşturduğunu vurguluyoruz.

Bugün makro ve mikro bu iki nokta arasındaki mesafe partiyi sarsacak kadar açılmıştır.

Türkiye AB'den tarih alırsa, egemenlik devri sürecinin ilk adımları devreye girecek, bu mesafe daha da açılacaktır.

Bir siyasi parti ya da toplumsal kesimin kimliği ile politikaları arasındaki kopuş ve yırtılmanın yol açtığı travma değişime de yol açabilir tıkanıklığa da...

Son on yıldır travmalarla bu açıdan Türkiye bir değişime tanık oldu; umarız bu böyle devam eder...

Aksi halde AK Parti'nin ödeyeceği bedel, Türkiye'nin de ödeyeceği bedel olacaktır.

Kimse unutmasın bu ülkenin muhafazakarları, İslami kesimi, milliyetçileri değişmeden, değer sistemleri açısından görece bir şekilde modernlikle tanışmadan, ülke topyekün bir değişim hamlesi yaşamaz, yaşayamaz...

Ali Bayramoğlu, Yeni Şafak
21.09.04