|
CUMARTESİ günü bu sütunda, 6 Ekim’deki AB Komisyonu ‘Rapor’unun
Türkiye’yle tam üyelik müzakerelerine onay verip vermeyeceği sorusunu
sormuştum.
Yazımı da aynen şu cevapla noktalamıştım:
‘Hemen hemen eminim ki, ‘evet’ parmakları mutlaka fazla çıkacak’.
Fakat şimdi tükürdüğümü yalıyor ve ‘mutlaka evet’ hükmümü geri
alıyorum.
* * *
ÖYLE, çünkü benim cuma günü söz konusu makaleyi yazdığım saatlerde,
‘zina tartışması’na ilişkin olarak bir bardak suda kopartılan fırtına
artık dinmişti.
TBMM’deki ‘makûl çözüm’ formülüyle ortalık tekrardan süt liman
kesmişti.
Nitekim, olayın üzerine mal bulmuş Mağribi gibi atlamış Avrupalı
‘anti-Türk’ güçler Ankara’dan uzlaşma haberi gelince, amiyáne tabirle
‘mosmor’ kesiliverdiler.
Yelkenleri mayna etmek zorunda kaldılar ve yeni bahane aramaya
başladılar.
Buna karşılık, ters kutupta, ‘zina tasarısı’ndan dolayı o ‘anti’ler
karşısında gerilemiş olan ‘pro’lar, ‘mutlu son’ müjdesi ulaşır ulaşmaz,
hemen ferahladılar.
Sevinçten etekleri zil çalıyordu ve ‘Tavsiye Raporu’nun olumlu
çıkacağına dair bire bin bahse girecek derecede iyimserlik ifade
ediyorlardı.
İşin özü, ‘yol kazası’ sayılacak bir varta hayırlısıyla atlatılmış
gözüküyordu.
* * *
ZATEN de, tasarının gündemden düşmesiyle birlikte, vukuatı an be
an izlemek için tüm mercekleri başkente çevirmiş olan Avrupa medyası
yine ‘varta’ kelimesini kullanarak, ‘Ankara son vartayı da atlattı
ve Brüksel’le müzakerelere oturmak için artık engel kalmadı’ diye
haldır haldır, güldür güldür yayın yapmaya başladı.
Bir anlamda, Batı kamuoyunu ‘Türkiye’ye hazırlamak’ misyonunu ifa
etti.
Kabul, belki ilkel yasanın Meclis’e getirilmesiyle birlikte, aslında
AKP’ye çok olumlu bakan ve hatta ona ümit bağlayan AB çevrelerinin
‘kulağına kar suyu’ kaçtı.
Zihinlerinde bir ‘acaba mı’ sorusu uyandı ama, eh bu kadar kusur
kadı kızında da olacağından, geçen cuma öğlesine kadar herşey ‘tıkırında’
gözüyordu.
Dolayısıyla da, benim yazımı ‘hemen hemen eminim ki ‘evet’ çıkacak’
diye noktalamamdan daha ‘normal’ bir şey olamazdı ve aksine, tersi
‘anormal’ kaçardı.
Ancaak!
* * *
ANCAĞI şu ki, cuma öğleye doğru, gönlüm ferah ve yüreğim iyisemserlikten
kıpır kıpır makalemi gazeteye yolladıktan az bir vakit sonra, durum
alabora oluverdi.
Aniden galeyana gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yeminli demokrasi,
özgürlük ve sivillik düşmanı ‘laikçi ulusalcılar’ın da müthiş şakşağına
mazhar olarak, ‘bir Türkiye’yiz ve AB içişlerine karışamaz’ diye
bir láf etti, pir láf etti.
O andan itibaren de, benim varsayımımın artık kıymet-i harbiyesi
kalmadı.
Zaten, zahir böyle fevri ‘çıkış’lara kolektif hafızamız pek alışık
olduğundan, Türkçe’nin deyim hazinesini bu durumları tanımlayan
gayet zengin bir lügate sahiptir.
Aklıma ilk gelen ikisini sayayım:
‘Bir çuval inciri berbat etmek’ ve de ‘deryayı geçip derede boğulmak’.
* * *
FAKAT ne mutlu ki aynı Türkçe’de, ‘zararın neresinden dönülse kárdır’
ve ‘can çıkmadan ümit kesilmez’ deyimleri de vardır.
Ve, ben bütün iyimserliğimle buna inanmak ve 5 Ekim’de yazacağım
yazımı yine, ‘AB Komisyonu’nun yarın ‘evet’ diyeceğinden eminim’
diye bitirmek istiyorum.
Bu hálá mümkündür ve nedenlerini yarın açıklayacağım.
Hadi Uluengin, Hürriyet
21.09.04
|