|
Ak Partililerin ellerindeki bütün işi gücü bırakıp şu soruya cevap
aramalarının zamanı: "Bu krizin sonunda Türkiye'nin Avrupa
Birliği (AB) üyeliğinin önü kesilirse, ardından gelecek siyasî çalkantıda
ayakta durabilir miyiz?" Bu soruyu sadece kendileri için değil,
Ak Parti'ye umut bağlayanlar ve bütün Türkiye için de sormalılar...
AB üyeliği ülkemiz için elbette 'kader' değil; AB'nin kapısından
döndürüldüğü taktirde de Türkiye varlığını sürdürecek, üyeliğini
uygun görmese de, AB, ülkemizle ilişkilerini en üst düzeyde tutmaya
gayret edecektir. Bulunduğu coğrafya Türkiye'yi kimsenin sırtını
dönemeyeceği önemde bir ülke yapıyor da ondan…
Ancak, bugün durum dünden epey farklı: Türkiye'nin kendisi AB ile
arasına mesafe koyuyor... Başbakan Tayyip Erdoğan "Ben onları
ikna ederim" diyor, ama AB hiçbir biçimde ikna olmayacağını
çoktan ilân etti; ısrarın Türkiye'nin AB üyeliğine mâl olabileceğini
de resmen açıkladı. En azından yerine getirilmesi imkânsız bir dizi
yeni şart koyacakları kesin. İçine girdiğimiz süreç sona erdiğinde,
ülkemizi sınırları dışında bırakmış bir AB ile karşı karşıya kalabileceğiz.
Türkiye'nin 1960 öncesinde başlattığı AB yürüyüşü, büyük ihtimalle,
nihâî hedefine varmadan kesilmiş olacak.
Buna sebep olan bir siyasî kadro, süreç nihayete erdiğinde meydana
gelecek çalkantıda ayakta kalabilmeyi nasıl başaracak?
Türkiye Batı sistemi tarafından hep kendi içinde kabul edildi;
2. Dünya Savaşı sonrası oluşan dengeler bunu gösteriyor... Batı
sistemi Yunanistan ile Türkiye'yi eş değerde gördü ve birinin yer
aldığı her kuruma diğeri de mutlaka dahil edildi. Bunun tek istisnası
Yunanistan'ın üye olduğu Türkiye'nin kapısında beklediği AB'dir.
Atina tam üyelik için başvurduğunda Ankara tutuk davrandı; o tutukluğun
siyasî fâilleri hepimizce biliniyor. Türkiye'nin AB içinde görülmek
istenmesi, Batı sistemi açısından, bir eksikliğin de telâfisidir.
Türkiye bu defa da tutuk davranırsa, bu, telâfisi imkânsız bir sonuç
doğuracaktır.
Önümüzdeki dönem, dünya açısından, bugünkünden daha 'çatışmacı'
bir anlayışın varlığını hissettirdiği bir dönem olacağın işaretlerini
veriyor. Türkiye'nin kimliğini koruyarak Batı sistemi içinde yer
alması o dönemi olumlu etkileme fırsatı aynı zamanda. AKP'liler
herhalde farkındadırlar: İslâm Dünyası da Türkiye'nin Ak Parti ile
girdiği yolu büyük bir ümitle izliyor. Terör ve onursuzlukla sınanan
bir coğrafya İslâm Dünyası ve o coğrafyada yaşayan insanlar bu durumdan
kurtuluşun formulü olarak bakıyor Türkiye'deki deneyime…
Doğu ile Batı'nın, egemen uygarlık ile yokedilmek istenenin ortak
umudu olmak Türkiye'ye ve yöneticilerine olağanüstü ağır bir sorumluluk
yüklüyor. Türkiye'nin kendisine umut bağlayanları hayal kırıklığına
uğratacak biçimde davranmaması gerekir.
Ak Parti AB perspektifinden kopacak değerde kabul ediyor, ama sorunun
etrafında kilitlendiği görülen 'zina' konusunda Türkiye'de öyle
büyük bir heyecan yok. 'Zina' konusuna 'günah' olarak yaklaşanlar
o hassasiyetlerini sürdürüyorlar; değerler skalasında 'günaha' yer
bulunmadığı halde 'eşe sadakat' hassasiyeti taşıyanlar da öyle.
'Günahkâr' veya 'ölçüsüz' olanları ise yasayla durdurmak zaten imkânsız.
Araya mesafe koyması gerektiğine inanıyorsa, keşke başka bir konu
üzerinden "AB'ye hayır" deseydi AKP; tarihe "Zina
mı, AB mi?" tercihiyle geçmek bile hoş değil.
Umarım, bugün böyle davranan Ak Parti yönetimi yarını da planlamıştır;
Türkiye'nin AB üyeliğinin önü bu son girişimle kesildiğinde meydana
gelecek siyasî çalkantı bayağı güçlü olacak çünkü…
Biz Türk'üz, tamam ama öyleyiz diye yanlış yapmamız gerekmiyor
ki...
Fehmi Koru, Yeni Şafak
22.09.04
|