| |
Emekli Korgeneral Kundakçı, 1989'da, Yeşilyurt köylülerinin yaşadığı
'dışkı yedirme' olayına, 'O bir şakaydı' demiş. Hayır, bu şaka değil,
insan onurunu ayaklar altına alan acı bir olaydı
Emekli Korgeneral Hasan Kundakçı, 1990'lı yılların ilk yarısında
PKK'ya karşı Güneydoğu'da kelle koltukta mücadele vermiş komutanların
önde gelenlerinden biridir. Tamburalı Paşa diye ünlenmiştir.
Bu yakınlarda o dönemi anlatan bir kitabı da çıkan Kundakçı Paşa'nın,
19 Eylül 04 tarihli gazetemizde Ahmet Tulgar'la bir röportajı çıktı.
Beni de ilgilendiren bir açıklaması var bu röportajda. 1989'da,
Güneydoğu'nun Cizre'sinde, Yeşilyurt köylülerinin yaşadığı "dışkı
yedirme" olayını yalanlamış, "O bir şakaydı" demiş...
Hayır, bu olay bir şaka değildi.
İnsan onurunu ayaklar altına alan acı bir olaydı.
Ve gerçeğin ta kendisiydi.
Ben o tarihte, Cumhuriyet'in Genel Yayın Müdürlüğü'nü yapıyordum.
Olayı çıkaran ve manşetimize taşıyan değerli meslektaşım da o tarihte
Adana Temsilcimiz olan Celal Başlangıç'tı.
Bu acıyı yeniden deşmek istemezdim, eğer Hasan Kundakçı Paşa'nın
şakası olmasaydı. Aşağıda Celal Başlangıç'ın bana gönderdiği mektubu
aynen yayımlıyorum.
* * *
Sevgili Hasan Ağabey,
Kundakçı Paşa'nın Milliyet'te Ahmet Tulgar'la yaptığı röportajı
okuyunca, bana da sizinle birlikte yaşadığımız o günler "kötü
bir şaka" gibi geldi.
Ama bunun nedeni, Kundakçı Paşa'nın röportajda Cizre'nin Yeşilyurt
köyünde 1989 yılında meydana gelen "dışkı yedirme" olayını,
"O bir şakaydı" diye nitelemesi değildi sadece.
Çünkü, o süreci paylaştığımız olayda Türkiye'de insan hakları ihlallerinin
geldiği vahim boyuttan uluslararası yargının önemine; bir kurumun
önemini savunmanın tek tek o kuruma mensup bireylerin yaptığı hataları
savunmak anlamına gelmeyeceğinden yapılan doğru, cesur ve meslek
ilkelerine bağlı bir gazeteciliğin yaratabileceği sonuçlara kadar
pek çok ders vardı.
Bunların hiçbirisi de şakaya gelmez kuşkusuz.
Neden şakaya gelmeyeceğine değinecek olursak:
Düşük yoğunluklu çatışmanın sürdüğü bu aşamada, Silahlı Kuvvetler
mensubu bir subay hakkında böyle bir iddiada bulunmak hiç de kolay
değildi. Hem de bu iddianın kanıtı, o bölgede yaşayan, o dönemde
PKK'lı olmadıkları kesin olarak bilinmekle birlikte, Kürt olmaları
nedeniyle "potansiyel PKK'lı" damgası taşıyan köylülerdi.
Koşulların bütün olumsuzluğuna karşın, savcılığa şikâyet dilekçesi
vermişlerdi. Bu dilekçede yer alan iddialar, haber olarak sizin
Genel Yayın Yönetmeni olduğunuz Cumhuriyet'te yayımlanan ve köylülerin
yakınmaları köşenizde yer alana kadar savcılık tarafından "sumen
altı" edilmişti.
Haberin doğru olup olmadığını araştırmak için, deyim yerindeyse,
"kelleyi koltuğa alıp" hakkında "dışkı yedirme iddiası
olan" binbaşının kuşatması altında köye girmeyi bile göze almıştık.
Bununla da yetinmeyip farklı kaynaklara yöneldik haberi doğrulatmak
için.
Örneğin, köyde Diyanet'in atadığı bir imam vardı ve ne PKK'lıydı
ne de Kürt'tü. Konyalı bir imamdı ve tanık olduğu "dışkı yedirme"yi
"Allah için" anlatmıştı; hem bize hem de ifadesini alan
savcıya.
Yoksa Konyalı imamda mı şaka yapmıştı?
Haberin doğruluğunu araştırmak için, bölgedeki "olağanüstü"
koşullara, bütün tehlikelere ve olanaksızlıklara karşın, kılı kırk
yarmıştık.
O sırada gerek bölgedeki askeri ve sivil yöneticiler, gerekse de
İçişleri Bakanlığı bu iddialara ilişkin hiçbir araştırma gereği
duymadan, daha haber gazetede çıkar çıkmaz yalnızca yalanlamamışlar,
"Bazı gazeteciler devlet aleyhine, PKK lehine haber yazmayı
görev edinmişler" demişlerdi.
Hatta o günlerde Cumhuriyet birinci sayfasından sormuştu: "Biz
araştırdık, ya siz?.." diye
Soruşturma aşaması tamamlanınca, o zaman Köşk'e yeni çıkmış olan
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, dönemin Diyarbakır Milletvekili Nurettin
Dilek'e iddiamızı doğrulatmış, bu da o yılların Güneş gazetesine
manşet olmuştu:
"Yedirdiler"
Gerek soruşturma sürecinde Cizre'de gerekse de yargılama sürecinde
Ankara'da olayın peşini bir dakika bile bırakmamıştık. Hani en küçük
bir açık görsek, iddiamızdan vazgeçebilirdik, yalnızca gerçeğe ulaşmak
adına...
Ama süreç bizim yanılmadığımızı gösterdi.
Dışkı yedirme iddiası, Türkiye'de yargı konusu olamadı "Olağanüstü
Hal"in bilinen hukuku ve uygulamaları nedeniyle. Ama binbaşı,
"efrada sui muamele"den mahkûm oldu.
Ardından olay, Türkiye'de yargı konusu olmayan "dışkı yedirme"
yönünden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitti.
Sonuçta Türkiye burada da bir biçimde dışkı yedirildiğini kabul
ederek "dostane çözüm" çerçevesinde, Yeşilyurt köylülerine
tazminat ödemeye mahkûm edildi.
Elbette yaşadığımız bu süreçte biz de bu "iğrenç" olayın
şakasını yapıyorduk. Çünkü olay üzerine espri üretmek gerek bölgede
yaşayan insanların gerekse de buna tanıklık eden gazetecilerin ruhlarında
açılan derin yaraları sarmanın en kısa yoluydu.
Örneğin bir gün İstanbul'da Cumhuriyet'i ziyarete gelen Yeşilyurt
köylülerini, o dönem gazetede çalışan Mert Ali Başarır'la birlikte,
"Bir de buradakileri görsünler" diye İstanbul'un Yeşilyurt'una
göndermiştim. Mert Ali'den biraz mizahi bir yazı bekliyordum. Ancak
fotoğraflar gelince şoke oldum. Bize "dışkı yedirildi"
diyen Yeşilyurt köylüleri, o mermer traventenlerden sular akan Yeşilköy
kavşağında durmuşlar, "Yeşilyurt" yazan tabelaya karşı
ellerinde tuttukları kepçeleri sallıyorlardı.
Meğer Mert Ali, "Madem yiyorsunuz, kaşığınızı da yanınızda
taşıyın" kabilinden köylüleri Yeşilyurt'a götürürken gazetenin
yemekhanesine girmiş, kaç tane kepçe bulduysa hepsinin eline birer
tane tutuşturmuştu.
Evet, biz de şakasını yapıyorduk ama doğruluğundan emin olduğumuz,
gerek ulusal gerekse de uluslararası yargı sürecinin bizi doğruladığı
bir olayın şakasını yapıyorduk. Ama komik değildi bu şaka, trajikomikti.
Gerek ulusal, gerekse de uluslararası yargıda bu olayın doğrulanması
tam beş yıl sürdü. Beş yıl boyunca bize "PKK'yı desteklemek
için yazdılar" diye bakan bazı üst düzey bürokratların ve subayların
görüşü yargı kararları sonucu değişmese de, en azından biz kendi
vicdanımızda doğruluğumuzu bir kez daha onaylattık.
Bu konuya ilişkin haberlerden dolayı ne Cumhuriyet gazetesi ne de
benim hakkımda tek bir soruşturma, tek bir dava açılmadı. Hatta
tekzip bile gelmedi.
Bazıları "vatan haini" gözüyle baksa da, "halk gazeteciliği"
açısından uzun yıllar unutulmayacak bir örnek yaşandı Yeşilyurt
olayıyla. Biz de insan olarak, sorumlu gazeteciler olarak gerçekleri
yazmanın, hem de en riskli konuda bile doğruyu yazmanın onurunu
yaşadık.
Daha sonra yayımladığım, "Korku Tapınağı" kitabının toplatılması
ve hakkımda TCK 159'dan dava açılması gerekçeleri arasında Yeşilyurt
olayı da vardı ama sonunda beraat ettim. Kitap da serbest kaldı.
Yani olayın üzerinden 14 yıl geçtikten sonra bir kez daha yargı
konusu oldu Yeşilyurt olayı ve hakkımızda beraat kararı verildi.
Şimdi böylesine yaşanan bir süreci Kundakçı Paşa'nın yıllar sonra,
"Yeşilyurt olayı bir şakaydı. Bunun şakasını köylülerle yapardık"
demesini en hafifinden "kötü bir şaka" olarak algıladım.
Çünkü yaşadığım sürece ilişkin tanıklığım gösterdi ki "şaka"dan
"kaka" çıkabilirdi ama "kaka"dan "şaka"
çıkarmak pek öyle kolay değildi.
Bir de ayrıca "dışkı yedirmek" pek öyle "şaka"ya
da gelmezdi.
Sizin bir Genel Yayın Yönetmeni, benim de Adana Bölge Temsilcisi
olarak başından sonuna dek Cumhuriyet gazetesinde birlikte yaşadığımız
ve meslek yaşamım boyunca da bir onur vesilesi olarak anımsayacağım
bu sürece ilişkin ortak hafızamızı kısaca tazelemek, duygularımı
sizinle paylaşmak istedim.
Sevgi ve saygılarımla
CELAL BAŞLANGIÇ
Hasan Cemal, Milliyet
01.10.04
|