Tartışma âdâbı üzerine

 

En sonunda şu kanaate vardım: Biz tartışma özürlüyüz. Avrupa Birliği'nin (AB) 'İlerleme Raporu', içinde yer alan bize dönük değerlendirmeler yüzünden hayli eleştirildi; eleştirilerin merkezinde 'azınlık' kavramı bulunuyor. Başbakanlık bünyesinde görevlendirilen Danışma Kurulunun hazırladığı yeni bir rapor şu yakınlarda medyaya yansıdı; onun da merkezinde 'azınlık' kavramı var ve biz onu da kıyasıya tartışıyoruz...

Tabii yaptığımıza tartışma denilirse...

Türkiye'nin sisteminde, dışarıdan bakıldığında hiç doğal gelmeyen, içeride de huzursuzluklara sebep olan bazı özellikler bulunuyor. Bizim "Yok" dememiz önemli değil, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yıllardır ülkemiz aleyhine verdiği kararlar bu özelliklerimizin hukukî kanıtları. Elbette son yıllarda bazı hatalarımızı geride bıraktık, insan hakları ihlâlleri noktasından daha az tepki çekiyor Türkiye. Ancak yine de sistemimizde bazı aksayan yönler var ve bazen sergilenen resmî duyarsızlık sebebiyle ilk onlar göze batıyor...

Böyle bir durumda ne yapılır? Batılıların yaptığı, fark ettikleri aksayan yönlerin düzeltilmesi için kendi bildikleri yöntemleri önermek; Aleviler ve Kürtler konusunda Türkiye'ye dönük 'azınlık' baskısının altında bu yatıyor... Başbakanlık bünyesinde oluşturulan Danışma Kurulunun üyeleri de konumları gereği Batı'dan etkilenmeye açık aydınlar; onların raporu ile AB Komisyonu'nun İlerleme Raporu arasındaki öneri akrabalığının sebebi bu.

"Hâriçten gazel okumak" bizler açısından kolay kabul edilir bir davranış değil, ne yapacağımızın dışarıdan dikte edilmesine müsamahasızız. İlerleme Raporu'nun konuya yaklaşımı bu yüzden hepimizi bayağı rahatsız etti. Başbakanlık Danışma Kurulu raporunda tavsiye edilenleri yadırgayanımız da çok; kurul üyelerini 'bizi anlamayan yabancılar' kategorisine sokamıyoruz, ama o muameleyi uygun gördüğümüz de açık. Gürültüye kulak verip de, dört bir tarafımızın bizi güçsüzleştirmek için alesta bekleyen düşmanlarla çevrili olduğu, düşmanlarımızın, içimizdeki işbirlikçilerinin de desteğiyle, birlik ve beraberliğimizi berhavaya çalıştıkları vehmine kapılıp telâşlanmamak elde değil.

Gelin, her iki rapordaki çözüm önerilerinin tümünün bir an için yanlış olduğunu varsayalım. Bu durumda, o raporlara geçmiş tespitler, Türkiye'nin sistemine dönük eleştiriler ortadan kalkıyor mu? Kalkmıyor elbette. Türkiye, o beğenmediğimiz önerilerin dile getirilmesini hak eden hataları sistemi içerisinde barındırıyor. O hataların mutlaka ortadan kaldırılması gerekiyor...

Peki de, nasıl?

Anlamsız bir biçimde tartıştığımız iki rapor, bu soruya, bugüne kadar bilinen görüşler ekseninden cevap vermeye çalışıyor. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, o size kalmış... Ancak, beğenmeyene düşen, başkalarının da beğeneceği kendi çözüm önerilerini getirmektir. Türkiye bugüne kadar yaptığı gibi hatalarını halının altına süpürerek başkalarının gözünden saklayabilecek durumda değil artık; AB adaylık süreci, ülkemizin bütün özelliklerini içine girmeye çalıştığımız birliğin üyeleri önüne açık-seçik sunmaya bizi zorluyor. Müzakereler başladığında, AB ilgilileri, dolaylı telkinden vazgeçip doğrudan dikte etme hakkına da kavuşacaklar.

Bu durumda yapılması gereken belli: Herşeyden önce hatalarımızı görmeye ve nereden kaynaklandığını anlamaya çalışacağız; eğer daha önce gözden geçirilmiş ve düzeltilmesi için öneriler geliştirilmiş bir hataysa, bu defa biz o önerileri eleştirel bir gözle inceleyeceğiz... Beğenmediğimiz öneriler yerine kendi çözümlerimizi üretmek zorunda olduğumuzu bilerek... Ancak, hiçbir biçimde hatalarımızı görmezden gelemez, ideolojik kılıflar altına sokup mâzur gösteremeyiz...

Kimbilir kaç kez buraya kaydettim, bir daha tekrarlayayım: "Eski hal muhal, ya yeni hal, ya izmihlâl..."

Fehmi Koru, Yeni Şafak
22.10.04