İnsan hakkının önlenemez gücü

 

İnsan hakları yakın geçmişin en önemli politik unsurlarından birisi haline geldi; yakın geleceğin de öyle olacak. Türkiye'nin yelken açtığı yeni ufuklar bu önemi kaçınılmaz kılıyor. Demokrasi yolunda şimdiye değin alınan yolun en büyük motivatörü de insan haklarıdır. Tek tek bireylerin canını sıkan, özgürlüğünü kısıtlayan, hukukunu daraltan işlemler artık toplumun tamamı için belirleyici politikaları tetiklemektedir. Çevremizi kuşatan atmosfer de bu etkiyi güçlendirmektedir.

Sadece bir dernek yöneticisi Türkiye'de sistematik işkence olduğunu söylemiş ve bu ifade neredeyse İlerleme Raporu'nun kaderini tehlikeye atmaya yetmiştir.

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'nun Başbakanlık'a izafe edilemeyen insan hakları raporu işte bu önem yüzünden çok tartışılmıştır. Çünkü, sahibi kim olursa olsun, her belge uluslararası insan hakları külliyatına katkı yapmakta ve kayıtlara geçerek ileride hükümetler üzerinde ciddi bir tehdit unsuruna dönüşmektedir. Özellikle Türkiye sözkonusu olduğunda içinde "azınlıklar, Alevilik, resmi dil, çok kültürlülük, Sevr sendromunun sorgulanması" vb. kavramlar dikkat çekmekte; dikkat çekmekten öte planlı tepkilerin hedef olmaktadır.

Bu konularda içeriden söylenecek her söz, yazılacak her metin Avrupa için itiraf anlamına gelmektedir. Ama öte yanda, Türkiye'nin özeleştiri açısından da fevkalade değer taşımaktadır. Sahiplenilmek istenmeyen bu raporun bazı satırları tartışılmak üzere bir kenara bırakılarak bazı gerçeklerin altı çizilmelidir.

Türkiye, kendi insan hakları yol haritasını kendisi çıkarmayı öğrenmelidir. Bugüne kadar bazı uluslararası ilişki koordinatları edilgenliği zorunlu kılmış olabilir ama şimdi bambaşka bir noktaya ulaşılmıştır. Yeni dönem, yeni süreç Türkiye'nin atacağı adımları bizzat kendisinin planlamasını gerektirmektedir.

AB, Avrupa, ABD gibi unsurların belirleyiciliği azalmalı ve memlekete insan hakları lazımsa onu bu ülkenin sivil dinamikleri üretmelidir.

Danışma Kurulu'nun danışılan üyeleri işte bu önemli ihtiyacı karşılamak yolunda ciddi ve sarsıcı bir adım atmışlardır.

Rapordaki tesbitler, yargılar ve üslup ezberleri bozacak nitelikte içerikli ve mantıklıdır. Kuru-sıkı bir insan hakları söyleminin ötesinde zihinleri düşünmeye davet eden bir çalışmadır.

En önemlisi de bu rapora katkı verenler Türkiye'de bütün insan hakkı ihlallerinin temelinde yatan korkuların sorgulanması gibi hayırlı bir işe soyunmuştur. Sevr korkusu, bölünme korkusu, işgal korkusu...

Bu kadar korkunç tehditlerle yüz yüze olan bir devletin içeride insanları kelepçelemesi, kritik anlarda onların hukukuna tecavüz etmesi doğal olacaktır! Korkuların üzerine gidilmesi lazımdır ve kanaat önderi pozisyonlarını işgal eden bütün gülerin; siyasetçilerin, aydınların, yazarların bu damarı işlemeleri gerekmektedir. Toplumun efsaneler ve korkular temelinde değil potansiyeller ve fırsatlar çerçevesinde düşünmesine katkı sağlamalıdırlar.

Hükümetler şimdiden sonra, insan hakları konseptleriyle rekabet içinde olamazlar. Kendilerini sadece devlet geleneğinin savunucusu konumuna oturtup demokratik gelişmenin dayattığı esnekliği toplumdan esirgeyemezler.

Sözkonusu raporun içeriği istenildiği kadar tartışılsın ana fikri; yani, süreçleri özgürlük bağlamında yorumlamak gerçeği hiçbir şekilde tartışılamaz. Böyle bir yöneliş aynı zamanda Türkiye için bulunmaz bir fırsattır. Çünkü, yakın geçmişin tecrübesi ülkedeki bütün farklılıkların bir arada bulunabilmesi ve katma değer artışının tek bir yolla mümkün olduğunu göstermektedir. O yol da cimrilik yapılmadan herkesin hakkının teslim edilmesidir.

Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak
22.10.04