Kurtarıcıların sonbaharı

 

Tekamül etmekte olduğuna inandığımız hayatın bağrında bizatihi bir anakronizma olarak zuhur ediveren AKP Malatya Milletvekili Süleyman Sarıbaş'ın bu memleketin anlamlar coğrafyasında kapsadığı hacim ne kadardır, öyle mi?
Onun gözü dönmüş bir falanjist diliyle salladığı değneğin bir ucundan tutan öylesine çok ki?
Beyefendinin daha önce DEP'lilerin tahliyeleri sonrası Abdullah Gül tarafından kabul edilmeleri üstüne AKP içindeki milliyetçi kökenden gelen 10 arkadaşıyla birlikte zehir zemberek bir deklarasyon yayımladığını hatırlarsınız. Beylerin, deklarasyon yayımlanmadan önce Ayaş Kapalı Cezaevi'nde yatan eski MİT Daire Başkanı emekli yarbay Korkut Eken'i ziyaret ederek bir misilleme planladıkları anlaşılmıştı. Deklarasyonlarında, vatan haini ilan ettikleri DEP'lilerin, "Cezaevinden çıkar çıkmaz bazı resmi makamlarca hangi resmi sıfat ve hangi gaye ile kabul edilmelerinin izahı mümkün değildir" diyor, Gül'ün kişiliğinde AKP yönetimine gözdağı veriyorlardı.
"Yüce Türk milletinin tüm bu olayları yakından takip ettiğine inanıyoruz. Vatanımızın bölünmez bütünlüğünün korunmasına ant içmiş milletvekilleri olarak, milli varlığımıza, milli birlik ve bütünlüğümüze yönelik her türlü tehdit ve saldırının karşısında ve bu hususların takipçisi olacağımızı ilan ediyoruz." Gel de korkma!
Gönüllerinde sürdürdükleri savaşın başkomutanı olarak gördükleri karanlıklar neferi Korkut Eken'in, Sedat Peker'le gayrimilli kur alışverişi henüz gündeme gelmemişti. Henüz emekli yarbay, '2 milyon dolarım olsa bu memlekette yaşar mıyım' diyerek vatan toprağıyla olan sarsılmaz bağlarını açık eden beyanatını da vermemişti. Vatan hainlerinin korkak türü, 'Aramızda para toplayıp şu vatanperver Türk büyüklerini yurtdışına mı yollasak' diye olmadık fanteziler üretmiyordu.
Süleyman Sarıbaş'ın adını birkaç kere daha duymuşluğumuz var. Tercüman gazetesinin Kabaklı'sının "Beydağı'nca bey oğullar diyarı Malatya'nın Hekimhan'ından bu 'Şehit Kara Mürseller yoldaşına da vazifesini layıkıyla yapmak yakışırdı" gibi sitayişe su katan takdir beyanatıyla kutsadığı Sarıbaş, iki yıl önce de TBMM'nin mescidine namaza gitmiş, AKP iktidarıyla koridorlara taşan namaz safları karşısında yine bir öfke buhranıyla, "Ne bu ya, bu yalakaların çoğu abdestsizdir. Bu yalakaların arasında kılınan namaz kabul edilmez" dediği gibi olay mahallini bir hışımla terk etmişti. Geçen gün de Cumhurbaşkanı tarafından 29 Ekim resepsiyonuna eşinin, başı açık olmasına rağmen davet edilmemesi karşısında esip savuruyor; davete
eşiyle gideceğini, bir sorun çıkarsa nizamiyede kavga çıkaracağını duyuruyordu.

Siviller hizaya!
Baskın Oran başkanlığında hazırlanmış olan rapor, kim ne derse desin, hayati bir saptamadan yola çıkarak, millet olarak nasıl bir yol ayrımında bulunduğumuza işaret ediyor; lafı dolandırmadan sadede geliyor. Oran'ın öncelikle özerk ve akademik bir dille kaleme aldığı rapor, reel siyasetin frenlerinden arınmış bir öneriler bütünü. Kısaca, delikanlı göğüslerinizi siper ettiğiniz Lozan'ın şartları uygulanmamaktadır; uygulanması icap eder, diyor. Türk'dense Türkiyeli'lik adlandırmasının elzem olduğundan dem vuruyor.
Bu noktada elbette beklenen kıyamet koptu. Sarıbaş, sunduğu bildiride, 'zehirli salyalarını akıtan entel devşirme takımı' diye adlandırdığı kurulun tekmil sinsi emellerini faş ediyor, onları Atatürk'ün Türk gençliğine hitabesinde işaret ettiği 'İstikbalde seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili bedhahlar'a (bu arada metinde iki kere 'bedbah' diye yazılmış. Besbelli Sarıbaş 'Orhun Abideleri'ne nakşedilmiş' sözleri çözerken daha başarılı) örnek gösteriyordu. Sarıbaş, 'Filistin kamp kaçkını eski sosyalistler, şimdilerde liboş, AB'ye girersek finoş olacak zatlar' gibi deyişlerle irtifada kaybettiğini retorikte kazanma gayretindeydi. Orhun Anıtları'ndan 'Ey Türk, üstte gök kubbe çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kimse bozamaz' özlü sözünü Makbet'in cadısı gibi üstümüze fırlatıp 'Ey Türk titre ve kendine dön-Ne mutlu Türküm diyene' sloganlarıyla sözlerine son veriyordu.
Malatya milletvekilinin sözel serüvenine kahkahalarla gülmek mümkün. 'AB'ye girersek..' sözünde kısmi bir kadere rıza okuyup, 'Hani asla girmeyecektik, hani bütün gemileri yakar, köprüleri yıkar, milletinizi korurdunuz' diye tiye almak da.
Ama Türkiyelilerin bu koruyucu sürüsüyle ne yapacağına karar verme zamanı gelmiştir. Sözleri bile edilmesin; görmezden gelindiklerinde yok olur giderler anlamında kullanılagelen 'marjinal' yaftası altına yakıştırılan bu zat ve yakın yandaşları, bu memlekette henüz azınlık olmadıklarını biliyorlar. Kafalarında, delikanlı örgütlenmesiyle hisseleri çoktan paylaşılmış çorak bir kazanç kapısı olarak gördükleri vatanı korumaya ant içmiş zevatın dili bu kadarına dönüyor. Ama bakın başka bir kurtarıcı, sivil mi sivil bir grup da geçen gün kamuoyuna bir açık duyuru yayımladı.
AKUT'un açıklaması, adeta geciken depremin muhayyel yıkıntıları arasından, nurtopu gibi kucağımıza düşüverdi. Kendilerini unutmuştuk vesselam. Onların dili elbette beyaz bir sükûnet taşıyordu. "Derneğimiz, son günlerde Devletimizi, Cumhuriyetimizi, Atamızı, Ulusal Birliğimizi ve Cumhuriyetimizin üzerine kurulu olduğu değerleri hedef alan, farklı kanatlardan çıktığı görülen, ancak aynı amaca dönükmüş gibi hareket eden haber, rapor, yazı ve yorumlardan artık endişe etmeye başlamıştır" sözleriyle başlayan duyurunun söylem analizine girişmek yerimin taşıyabileceği bir uğraş değil. Ama, "Tüzüğü gereği arama ve kurtarma konularında etkin bir kurum olan AKUT, varoluş misyonundan daha önde gördüğü yüce Devletimizin bekası ve güvenliği ile asil Milletimizin refahı konularını her zaman birinci öncelik olarak tanımlamıştır. Ancak bugüne dek, her şeye rağmen, bu konularda bu ölçekte bir kafa karışıklığı, şaşkınlık, üzüntü ve tereddüt yaşamamıştır" sözlerinin ne anlama gelebileceğini siz düşünün. Duyuruda daha sonra Hürriyet'teki Karakurt'un Kandil söyleşisi, Leyla Zana'nın hüsnü kabul görmesi, Cüneyt Ülsever'in bir yazısında geçen hazmedilmesi güç ibareler ve son olarak da üstte söz ettiğimiz raporun 'Türkiyelilik' gibi önerileri karşısında nasıl tahammülleri kalmadığı anlatılıyor. AKUT, (mükemmel bir sivil toplum örgütü olarak) Cumhuriyetimizin içinde bulunduğu durumdan endişe etmekte ve açıkçası korkmakta' imiş. "Bu endişenin en temel sebebi, yaşanan sürecin küstahlığı, ölçüsüzlüğü ve en önemlisi takipsizliği konuları" imiş. Kendilerinde nasıl bir pazarlık gücü vehmettiklerini bilemediğim bu
kurum üyeleri, Zana'nın, Sebati Karakurt'un, Cüneyt Ülsever'in ve Azınlık Raporu'nu hazırlayan kurulun 'takipsizliğine' tahammül edemiyor. Onların hapislerde, mümkünse işkencelerde sürüm sürüm süründürülmeleri gerekiyor ya.
En delikanlı, dağcı zorcu Cumhuriyet şövalyelerinin yer aldığı AKUT'un depremlerde enkaz altından insan kurtarmakla iktifa etmediği, dahili ve harici bedhahlara karşı savaşarak bu aziz vatanı topyekûn kurtarmaya talip olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Şimdiye dek 'her şeye rağmen' bir kafa karışıklığı yaşamamışlar. Demek ne Susurluk kasaları, ne işçi haklarının durumu, ne depremde kurtardıkları hayatların akıbeti onları huzursuz etmiş.
Öyleyse bildiğimiz yeteneklerinin gücüyle, 'Ne Avrupa'sı, ne azınlık hakları; yeni bir Kontrgerilla kurulur, biz de orada yerimizi alırız' diyorlar.
Sonuçta, Süleyman Sarıbaş'la aynı hayali kürsüde söz alıyorlar.
Suçüstü hırçınlığıyla yakıp yıkan Yargıtay gibi.
Memleketin fikir hayatının ikiye bölündüğü çatlak, milliyetçilik denen fay hattında. Kendisini solcu, sosyalist, sosyal demokrat, komünist, liberalist, muhafazakâr sağcı, vatan üstünde çakıl sektirmez milliyetçi, İslamcı, laik, Kemalist olarak adlandıran; kısacası bu güzel vatanın sunduğu açık büfe önünde meşrebince çöplenen bütün siyasi kimlikler, mayalarındaki Türk milliyetçiliğiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Şimdilik çoğu aynı tezgâhın önünde buluşup aynı öfkeyle gövdelerini Türk milliyeti statükosuna siper ediyor.

Yıldırım Türker, Radikal
01.11.04