| |
Kaboğlu Radikal'e yazdı: İşkenceye karşı sıfır hoşgörü 2004'ün
resmi sloganıydı. Ekim, ifade özgürlüğüne sıfır tolerans ayı oldu
I - Soru: 'Tunus'ta ifade özgürlüğü ne düzeyde?' Dolaylı yanıt:
Afrikalıya sormuşlar: 'Ülkenizde et kıtlığı var mı?' Afrikalı, 'Et
nedir?' demiş. Aynı soruyu Amerikalı'ya yöneltmişler. Amerikalı,
'Kıtlık nedir?' demiş. Sorunuzun Tunus için yanıtı aynı.
Başkentin biraz güneyindeki turistik Goulette kasabasında fakültenin
resmi ortamı dışında içkili bir akşam yemeğinde, Tunus Üniversitesi
Hukuk ve Siyasal Bilimler Fakültesi'nden genç meslektaşa yönelttiğimiz
sorunun yanıtı böyleydi.
II- Akdeniz'in bu kez kuzey kıyısındaki 'devlet'in üniversite ortamından
bazı tanıklıklar: Genellikle anayasa hukuku ve insan hakları anlatıyorsunuz.
İki saatten 12 saate, kimi zaman 22 saate varan programlarda, süre
ne olursa olsun, başlangıç ve bitiş arasındaki farkı gözetlememek
mümkün değil. Başlarken, içlerinden, 'Türkiye'den gelen bu adam
insan hakları ve anayasa hukuku üzerine acaba ne anlatacak?' biçiminde
sorular geçtiğini gözlerinden okuyabiliyorsunuz.
Özeleştiriye geçiş
Siz, elden geldiğince karşılaştırmalı yöntem uyguluyorsunuz; başlarda
sorulan sorular ile derslerin sonunda karşılaştığınız sorular farklılaşıyor.
Üniversite gençleri, ülkenizin hukuk sistemi ile kendilerininkinin
karşılaştırılabilir olduğunu düşünmeye başlıyor. Hatta, özeleştiriye
geçiyor: 'Biz Fransızlar da insan hakları alanında sütten çıkmış
ak kaşık değiliz' yollu itiraflar yapılıyor, örnekler sıralanıyor.
Size yöneltilen binlerce soru, 1980'lerden 1990'lı yıllara ve 2000'li
yıllara doğru gittikçe farklılaşsa da, değişik zaman ve mekânlarda
tıpkı ya da benzer sorularla karşılaşıyorsunuz: İfade özgürlüğü,
işkence ve kötü muamele, kadın hakları, azınlıklara saygı, Türkiye
ve Avrupa Birliği ilişkileri... 'Türkiye'de kadınlar oy hakkına
sahip mi?' sorusuna evet ya da hayır yanıtı yerine, "1930'dan
beri" biçiminde bilgilendirince, 'Demek ki bizden önce tanınmış'
şeklinde sözlerle hayıflanarak, aralarında konuşmalara başlıyorlar.
İşkencenin önlenmesi konusunda, 1992'de gerçekleştirilen CMUK reformunun
avukat bulundurma hakkını -DGM'ler dışında-tanıdığını belirterek,
bu konuda da kendilerinden ileri olduğunuzu söylemiş oluyorsunuz.
- 'Sayın profesör, burada bizim sahip olduğunuz ifade özgürlüğünü
sizler Türkiye'de kullanabiliyor musunuz?'
- 'Burada daha ılımlıyım, ülkemde ise daha eleştirel; çünkü, eleştiri
konusu olan sorunların muhatapları oradalar. Kaldı ki, orada söyleyemediklerimi,
meslek etiği ve kendime saygı açısından burada da dile getirmezdim.'
- 'Niçin Türkiye, Avrupa Birliği konusunda bu kadar ısrarcı? Ne
bekliyor Türkiye AB'den? Türkiye çok yol aldı, ama Türkiye ne kadar
Avrupalı?' ve daha birçok soru...
İlginç varsayımlar
Bu sorular zinciri karşısında kimi zaman filozof Nietzsche'ye (1844-1900)
yollama yapıp, acaba Hıristiyanlığın günümüzde, Avrupalıların beyinlerinin
yüzde kaçını felç etmeye devam ettiğini sorguluyorsunuz. Ya da,
hiçbir şeyin tahayyül etmeyi yasaklamadığını belirterek, şu yönde
bir düşünce egzersizi öneriyorsunuz: 'Türkler Müslüman olmasaydı
ya da Hıristiyan olsaydı; buna karşılık, Grekler Müslüman olsaydı,
bugünkü Avrupa'nın bu
iki ülkeye bakış açısı nasıl olurdu?' ya da 'Kıbrıslıların hepsi
Müslüman olsaydı; Anadolu için 'coğrafî olarak Avrupa'da değil'
diyen Avrupa Birliği yetkilileri, Kıbrıs'ı Avrupa'da sayarlar mıydı?'
Bunlar ve benzeri sorularla, kalıpyargılarına (stereotip) dayanan
bakış açılarının göreceli niteliğini vurguluyorsunuz, düşünmeye
başlıyorlar ve tartışma bitiyor...
III- Bu kez, Akdeniz'in doğusuna dönelim. Ekim 2004 Türkiyesi'ni
iki rapor damgalıyor. Her ikisi arasında usûl, içerik ve yankıları
yönünden hem benzerlikler var, hem de karşıtlıklar. AB Komsiyonu
Raporu, 6 Ekim'den önce, kısmen de olsa basına sızdırılıyor.
Ancak, 6 Ekim'de açıklanan şekli, sızdırılan ya da tahmine dayalı
bilgilere oranla 'dikenlerle örülü' bir rapor. Sadece müzakere sürecine
ilişkin olarak öngörülen koşulların AB'nin kendi hukukunun temel
kurallarına aykırılığı açısından değil, aynı zamanda azınlıklara
ve kültürel haklara ilişkin yanlış ve talepkâr cümleleriyle de tepki
uyandıran bir rapor. 6 Ekim Raporu'nda öngörülen müzakere süreci
bir arabaya benzetilirse, Türkiye'yi Avrupa'ya götüren bu 'araba'da
vitesler tersine çevrilmiş durumda, sadece bir ileri, dördü ise
geri...
Basına açık toplantılar
İkinci Rapor, İnsan Hakları Danışma Kurulu'na (İHDK) ait. Kurulun
7 Haziran toplantısında 1 Ekim toplantısı duyuruluyor ve toplantı
gündemi, eylül ayında bütün üyelere ve ilgili bakanlığa gönderiliyor.
Diğerleri gibi basına açık olarak yapılan 1 Ekim toplantısında,
Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu, üyelerden gelen eleştiriler
doğrultusunda, gözden geçirileceği vaadiyle oylanıyor.
Rapor, gözden geçirme sürecinde tıpkı AB Raporu gibi, basına yansıyor.
Ancak sonuç, gelen tepkilerin göz önüne alınması bakımından tersi
oluyor ve rapor 'olumlu' yönde değiştirilerek, 22 Ekim günü kesinleştiriliyor.
'Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu', AB Komisyonu Raporu'ndan
hem gerçekçi, hem de daha ayrıntılı. AB Raporu'nda, öncelikle gayrimüslimlerin
münferit hakları üzerinde ısrar ediliyor. Kürtlerin hakları vurgusu
öne çıkarılıyor. Daha az olmakla birlikte, Alevîlerin durumuna değiniliyor.
'Eşitlik ilkesi ve ayırımcılık yasağı, hakların ve özgürlüklerin
genişletilmesi, kültürel hakların geliştirilmesi' şeklinde üçlü
eksene dayanan İHDK Raporu ise, 'azınlık yaratılmaması' temasını
işliyor. Buna karşılık, AB Komisyonu Raporu, hukuken tanınmamış
bir azınlığı ya da azınlık statüsü talep etmeyen bir grubu azınlık
olarak nitelendiriyor. AB Raporu, daha çok olumlu öğeleriyle okunmaya
çalışılıyor. İHDK'nınki ise okunmuyor. Çünkü, hükûmet yetkililerine
göre, söz konusu rapor, kendilerine usûlüne uygun olarak sunulmamıştı.
Bu konuda sorun yoktu. Ama anlaşamadıkları önemli bir husus vardı:
Rapor niçin yazılmıştı? Kıskançlık saikiyle mi, prestij kazanmak
için mi?
IV- Daha genel olarak, İHDK Raporu'nu okumaya da gerek yoktu; çünkü,
başında 'azınlık' vardı. İçinde ise, 'Türk' yerine 'Türkiye' ve
'Türkiyelilik' vardı. Eğer raporun başlığı, olduğu gibi değil de,
aynı
içerikte, ama sadece 'kültürel haklar' şeklinde olsaydı, kuşkusuz
tepki farklı olacaktı. Çünkü, rapor en azından okunacaktı ya da
yapılan açıklamalar dinlenecekti. Raporun başlığı, 'okumadan yazanlar,
dinlemeden konuşanlar' grubunu büyütmeye yetecekti. Gerçekten başlık,
daha baştan 'ırkçı motifli' milliyetçi beyinleri kısmen felç etmeye
yetmişti.
Fanatizmin sınırları
Fanatizmde İran'dan daha 'ileri' olduğumuzu Sivas Katliamı ile kanıtlamıştık.
12 Eylül'ün oluşturmaya çalıştığı sentezin ikinci kanadı işlevini
yerine getirmişti.
Azınlık Raporu'nda, iki Salman Rüşdi belliydi. İkisi daha bulunabilirdi.
Ama dördü yetmezdi; geri kalan 20'si de ortaya çıkmalıydı.
Sentezin birinci kanadı için, 37'ye karşı 24 can fazla sayılmazdı.
Bu nedenle, 24 'azınlık oyu'nu saptamak gerekirdi.
Fanatiğin gözünde, farklı inanç özgürlüğü veya düşünce özgürlüğünü
kullanım arasında fark da yoktu. Önemli olan, öznelerinin kendisinden
farklı olmalarıydı.
Resmî makamlar gözünde ise kültürel haklar üzerindeki tartışmalar
da AB yoluna zarar vermiyor muydu? Reformların itici gücü olarak,
dış dinamik 'lokum' gibi algılanıyordu, iç dinamik ise, 'dinamit'
olarak...
Anamuhalefetin tercihi
Dış ve iç dinamiği birleştirmeye de gerek yoktu. İkisi de hamur
gibiydi; ama, lokumla yetinmek varken, dinamit niye kullanılsındı?
Avrupa'ya, kendilerinden farklılığımızı, 'yekvücut' olarak kabul
ettirmeliydik.
Zaten bu konuda, Anamuhalefet Partisi de, 'ana uyum'a dönüşmekte
hiç gecikmemişti. Lideri, muhtemelen metni okumadan, kürsüden muhaliflerin
haddini bildirerek, genel havaya çoktan uyum sağlamıştı. 'Sıfır
tolerans ya da sıfır hoşgörü', 2004'ün resmî sloganı idi, işkencenin
önlenmesi için. Bu, ne derecede gerçekleşti? Tartışılabilir. Ama
açık olan, Ekim 2004'ün, 'düşünce ve ifade özgürlüğü' için 'sıfır
hoşgörü' ayı olduğudur. Yoksa, bu satırların yazarı, yabancı üniversitelerde
yıllardan beri verdiği derslerde 'anayasal milliyetçilik' mi yapmış?
'Reform'lar
Sahi, 1995'teki Anayasa değişikliğinden bu yana gerçekleştirilen
bunca reform sanal mı idi? Gerçi iyileştirmeler, Avrupa istediği
için değil, insanımızın ihtiyacı için yapılmıştı. Tartışma özgürlüğüne
gelince; buna da ihtiyaç yoktu, çünkü ihtiyaçlarımızı zaten Avrupa
Birliği tespit ediyordu.
2000'in 2'nci ayının 2'sinde Tunuslu öğretim üyesine yöneltilen
soruyu yinelemek, 2004'ün 'kara güzü'nde kimin haddine? Ne Türk'ün,
ne de 'Türkiyeli'nin. Zaten Anadolu'da müteahhitler de inşaatlarında
mozaikten çok mermeri tercih etmiyorlar mıydı?
Uzun ömürlülük kimin umurunda idi?
Aktarılan saptama ve gözlemler, yazı yazıldıktan sonra suç teşkil
eden aleni bir saldırı ile doğrulanmış oldu:
2004'ün 11. ayının birinci günü saat 12.00'de Başbakanlık binasında
bu satırların yazarının sözü edilen raporla ilgili basın açıklaması,
kaba güçle engellendiği için, artık ne düşünce ne de onun ifadesi
kalmış oldu...
İbrahim Ö. Kaboğlu: İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı
İbrahim Kaboğlu, Radikal
03.11.04
|