| |
- Milliyetçiler tarafından telefonlarla, basın yoluyla tehdit
ediliyorum. Saldırganların ardındaki güç, Susurluk'u ve 70'lerin
bazı partilerini çağrıştırıyor
- Geçmiş hükümetin ve AKP'nin üye atadığı bu dernekler kuşku verici.
Türkiye'de demokrasiyi bloke eden bu dernekler gerçek STK mı araştıracağız
- Lozan ihlal edildi. Biz, 'Lozan'ın bütün yurttaşlara tanıdığı
eşit kültürel haklar uygulansın' diyoruz. Ama Türkiye Sevr'den değil,
Lozan'dan korkuyor
Geçen hafta, seyredenleri şaşkınlığa düşüren tuhaf bir saldırıyla
karşılaştık. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı anayasa
hukuku profesörü İbrahim Kaboğlu, düzenlediği basın toplantısında,
kurulun 'Azınlıklar Raporu'nu okurken, arkasındaki bir adam ona
saldırıp raporu yırttı. Raporu yırtan adamın yanında duran birkaç
kişi de bu saldırıyı övdü. Daha sonra raporu yırtan kişinin, devlet
memurlarının sendikası Kamu-Sen'in genel sekreteri olduğu, onu alkışlayanların
da adları hiç duyulmamış bazı derneklerin yöneticileri olduğu anlaşıldı.
Türkiye'de azınlıklar, kimlik, kültürel haklarda eşitlik gibi çok
ciddi tartışmalar, birileri tarafından kaba bir kışkırtıcılıkla
saptırılmak isteniyor. Birilerinin, bir yanıyla epey de gülünç olan
bu seviyesiz davranışlarla, gündemdeki ciddi tartışmaların yerini
almak istediği anlaşılıyor. Prof. Kaboğlu ile saldırganların kimliğini,
Kaboğlu'nun bunları tanıyıp tanımadığını, bizim hep Sevr'den koktuğumuz
sanılırken aslında Lozan'dan korkuyor olabileceğimizi, Lozan'ın
maddelerine Türk devletinin uyup uymadığını, hükümetle İnsan Hakları
Danışma Kurulu'nun ilişkilerini ve yine tartışma yaratacak yeni
raporu konuştuk.
Toplantı baskını rezaletinden başlayalım izninizle. Önünüzdeki raporu
alıp yırtan adamı önceden tanıyor muydunuz?
Tanımıyordum. İnsan Hakları Danışma Kurulu olarak bugüne dek dokuz
büyük toplantı yaptık, ben bu kişiyi hiçbir toplantıda görmedim.
Toplantıya davetli miydi?
Değildi, çünkü biz basın toplantısı yapmaya Başkanlık Divanı olarak
karar verdik. Kimseyi özel davet etmedik.
Ama kimseye de toplantıyı kapatmadık.
Toplantıdan önce sizinle görüştü mü?
Kamu- Sen Genel Sekreteri'den söz ediyorsunuz. Benimle hiç görüşmedi.
Peki onu basın toplantısında sizin tam arkanıza kim yerleştirdi?
Ben toplantıya geldiğimde onlar yerlerini almış, oturacağım masanın
arkasını doldurmuşlardı. Bu kişilerden, Türk Dünyası İnsan Hakları
Derneği Başkanı Abdullah Buksur'u tanıyordum. Kendisi kurulumuzun
üyesi. Bu dernek Tibet'i mi, Türkistan'ı mı kimi temsil ediyor bilemiyorum
ama biz böyle bir dernekle kurul toplantısı yaptığımızda tanıştık.
Derneğin Başkanı Buksur ilk iki toplantıya geldi ve azınlık komitesi
dahil kurulun 13 alt komitesine de üye olarak girdi. Ama sonra bir
buçuk yıl hiçbir kurul ve komite çalışmasına katılmadı. Onu, tekrar
ilk kez basın toplantısında arkamda gördüm. Raporu yırtan Fahrettin
Yokuş'u yönlendiriyordu.
Her isteyen gelip arkanızda durabiliyor muydu?
Kuşkusuz duramıyordu. Ama biz böyle bir zorbalığın olabileceğini
tahayyül etmedik. Kurul üyesi olarak basın toplantısını izlemeye
gelen kişiler diye düşündük. Salon çok kalabalıktı.
Önünüzdeki raporu yırtan adamın bir ülkücü olduğu ve Çatlı'nın
yakın çevresine ulaşan ilişkileri bulunduğu yazıldı. Böyle birini
Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'na kim atadı?
Hükümetlerimiz atadı. İnsan Hakları Danışma Kurulu, AB sürecinin
bir gereği olarak koalisyon hükümeti tarafından kuruldu. Üyelerin
bir kısmını
o hükümet, bir kısmını da AKP hükümetleri atadı. Böylece ilk kurulduğunda
66 olan üye sayısı, AKP döneminde 81'e çıkarıldı. Rapor nedeniyle
suç duyurusunda bulunan Toplumsal Düşünce Derneği ve Kamu-Sen koalisyon
hükümeti döneminde kurula üye atanırken, Türk Dünyası İnsan Hakları
Derneği ve Hukukun Egemenliği Derneği, AKP döneminde kurula girdi.
Ben bu derneklerin adını ilk kez kurulda duydum. Bir hukukçu olarak
Hukukun
Egemenliği Derneği'ni daha önce hiç bilmiyordum. Bizim kurulun kuruluş
amacı insan haklarını geliştirmekti. Bu dernekler ise hakların bloke
edilmesi, yönünde bir etkinlik içine girdiler.
Daha önce kimsenin adını pek duymadığı sivil toplum örgütleri bunlar.
STK adı altında devlet mi kurdurdu ve İnsan Hakları Danışma Kurulu'na
üye olarak soktu bunları sizce?
Bunların yaptıkları, varlık nedenleriyle ilgili ciddi soru işaretleri
yaratıyor. Kurulun toplantılarına üye olarak katılan devletin resmi
temsilcileri insan hakları konusunda olumlu katkılarda bulunurken,
bu derneklerin insan haklarını engelleme amacıyla davranmaları çok
düşündürücü ve kuşku verici. Devletin bize üye olarak atadığı bu
derneklerin, gerçek birer sivil toplum örgütü olup olmadığını önümüzdeki
günlerde anlayacağız. Bu derneklere, insan hakları konusunda bugüne
dek neler yaptığını soracağız.
Zaten bir sendika yöneticisinin, bir canlı yayında böyle bir rezalet
çıkarması akla yakın görünmüyor. Sizce amacı neydi bunu yaparken?
Türkiye'nin farklı düşünceleri tartışarak sorunlara çözüm bulmaya
çalıştığı bu yeni dönemi gölgelemek dışında bir amaçları olamaz.
Türkiye'yi özgürleştiren bu tartışma ortamı engellenmeye çalışılıyor.
Hem AB, hem de demokratikleşme süreçleri baltalanmak isteniyor.
Kaba güç felsefesinin ve örgütlerinin mirasçıları, basın toplantısına
gelerek, kültürel hakların, farklılıkların tartışılmasına hayır
dediklerini ve gerekirse Türkiye'deki bu tartışma özgürlüğüne şiddetle
karşı çıkacaklarını 70 milyona ekranlardan, gazetelerden gösteriyor.
Bunlar, 'Biz yalnız değiliz, arkamızda güçler var' mesajını veriyor
Bunların arkasındaki güç kim?
İki tür güç üzerinde durulabilir. Derin devlet bağlamında, MİT-çete
ilişkileri çerçevesinde ortaya çıkan ve Susurluk gibi vesilelerle
varlığını bir miktar öğrenebildiğimiz güç üzerinde durulabilir.
İkincisi de, 1970'li yıllarda tanık olduğumuz bazı siyasi partilerin
yan kuruluşları ve gençlik örgütleri olarak ortaya çıkan güç olabilir.
Basın toplantısındaki saldırgan kişinin mensup olduğu görüş, 1970'li
yılları çağrıştırıyor.
Bu adamların zorbalıklarına bakılırsa insan haklarıyla ilişkileri
olduğu söylenemez. Bunlardan bazıları bu kurula Abdullah Gül'ün
döneminde girmiş. Hükümet bu adamları niye koydu kurula?
Niye koyduğundan çok, 'Hükümet, bu kişilerin tavırları konusunda
ne yapıyor?'un üzerinde durulmalı.
Sizin başkanı olduğunuz kurul Abdullah Gül'e bağlı. Bu saldırıdan
sonra sizi Gül aradı mı?
Hayır.
Başbakan sizi aradı mı?
Aramadı.
Tehdit ediliyor musunuz?
Ediliyorum. Irkçı milliyetçi kesim tarafından basın yoluyla, telefonlarla
tehdit ediliyorum. Kampanya sürüyor. Ama hükümet tehdit ediliyor
olmamla hiç ilgilenmiyor. Başbakan ve bakanların hiçbiri beni aramadıkları
gibi, Adalet Bakanı Cemil Çiçek hükümet sözcüsü olarak saldırıdan
sonra yaptığı açıklamada, 'Onların kendi aralarındaki kavga aydın
kalitesini gösteriyor' dedi. Şiddet uygulamasını hiç sorgulamayan
bu yaklaşımı çok yadırgadım. Bize yapılan bir şiddet pratiğidir.
Hükümet üyelerinin bu şiddete kayıtsız kalması, hatta bu şiddeti
meşrulaştırıcı beyanlarda bulunması çok düşündürücü. Halbuki Abdullah
Gül, bir toplantıda bize 'Sizden somut öneriler bekliyorum' dedi.
Başbakan da gene bir toplantıda bize 'Bu kurulu sembolik olmaktan
çıkardık, işlevsel kıldık. Bu kurula önem veriyoruz' dedi. Bu kurul
görüş üretecek, biz bu kuruldan yararlanacağız demektir bu. Adalet
Bakanı da bir toplantımızda, 'Sizden mevzuata katkıda bulunmanızı
bekliyoruz' dedi. Hatta Abdullah Gül, Kasım 2003'te bizden AB'nin
İlerleme Raporu'yla ilgili bir değerlendirme raporu istedi. Çünkü
biz Başbakanlığa bağlı yasal bir kuruluşuz.
Azınlık raporunuz çok tartışıldı. Bu tartışmalar sırasında, işin
böy-le kaba güce, zorbalığa dönüşeceğinin işaretlerini hiç aldınız
mı?
Almadım, çünkü bu rapor farklı görüşler sonucunda oluşturuldu. Kurulda
tartışıldı ve herkese söz hakkı tanındı. Hatta hakkımızda suç duyurusunda
bulunan Hukukun Egemenliği Derneği Başkanı Erdem Akyüz toplantıda
demokrat tavrımdan ötürü teşekkür etti. Oylama usule uygun yapıldı
ve hiç kimse bu oylama usulsüzdür demedi. Raporla ilgili bugün usule
yönelik eleştiriler gerçeği yansıtmıyor. Abdullah Gül dahil herkes
raporun o toplantıda tartışılacağını biliyordu. Rapor herkesin elindeydi.
Hükümetin söylediği hiçbir şey doğru değil. Hükümet, 'Bu raporda
azınlıklar, Sevr, Lozan, Türkiyelilik deniyor. Biz onlardan rapor
istemedik diye sağa sola mesajlar verdi. Hükümet raporu hukuken
sahiplenmesi gerekirken, aksine rapora tepkiyi, devlet organlarının
bize cephe almasını dolaylı olarak tahrik etti. Şiddeti kınamadı
ve kaba gücü Başbakanlık binasına taşıyan kesimleri ateşledi. 'Rapor
sonradan değiştirildi' diyorlar. Hayır. Biz raporu oyladık ve onayladık.
Onaylarken, sivrilikleri törpüleme yetkisi Baskın Oran'a verildi
ve o da bunu yaptı. Sivriliği niye törpülediniz diye karşı çıkıyorlarsa
başka tabii.
Özellikle azınlık sözcüğüyle ilgili tepkiler var. Prof. Baskın
Oran
azınlık kavramı konusunda, bizim devletin algılama biçimiyle gelişmiş
dünyanın algılama biçimi arasında fark olduğunu açıkladı. Değişik
anlamlar yükleniyor bu kelimeye. Kimse size bu sözcüğün ne anlama
geldiğini sormadı mı?
Sormadı. Zaten raporu kimse okumadı. Okusalardı, 'Lozan'ın tanıdığı
azınlıklar statüsünün dışında başka azınlıklara da statü yaratın'
diye bir önerinin bulunmadığını göreceklerdi.
Baskın Oran'la birlikte siz, sürekli olarak Lozan'ın 39/4'üncü
maddesine dikkat çekiyorsunuz. Bu maddede, Türkiye Cumhuriyeti'nin
tüm yurttaşlarına eşit haklar tanınması isteniyor. Kendi dillerini
her türlü açık toplantı dahil konuşabilme, kültürlerini yaşayabilme,
bunu her türlü basın, yayın yoluyla yayabilme hakkı tanınıyor. Acaba
azınlık raporuyla ilgili asıl sorun, sizin Lozan'ın uygulanmasını
önermeniz mi?
Lozan bu ülkede kısmen uygulandı. Mesela Lozan'da azınlık hakkı
verilen gayrimüslimi, 'Rum, Ermeni ve Musevi'yle sınırlı tutan bir
hüküm yok. Eğer Lozan'ı uygulasaydık, Anadolu kültürüne çok şey
kazandırmış olan Süryanileri, Yezidileri, Asurileri darmadağın etmezdik.
Onları biz teker teker yok ettik, Avrupa'ya dağıttık. Ayrıca Lozan'la
azınlık hakkı tanıdığımız Rum, Ermeni ve Musevilere de sınırlamalar
getirdik. Biz raporumuzda 'Lozan uygulansın. Lozan'ın tanıdığı azınlık
hakları ve bütün yurttaşlara tanıdığı kültürel haklar uygulansın'
diyoruz. Çünkü Lozan,
'Azınlık statüsü, grup hakkı, kolektif hak tanımaksızın Türkiye
Cumhuriyeti'nin bütün yurttaşlarına eşit kültürel haklar tanınsın'
diyor. Mesela bir Çerkez, ben tamamen Türküm diyebilir ve ona kimse
bir şey diyemez. Bir başka Çerkez de benim dilim var ve ben bu dili
çocuklarıma okutacağım diyebilir. Ona da kimse bir şey diyemez.
Bir Çerkez isterse ben Türkiyeliyim ya da ben Çerkez kökenli biriyim
diyebilsin. Lozan'da Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına bu kültürel
haklar tanınıyor. Ama Lozan Türkiye'de ihlal edildi.
Bu ülkede hep Sevr'den korkuldu. Aslında biz Sevr'den değil de
Lozan'dan mı korkuyoruz?
Tartışmalara ve tepkilere bakıldığında, hiç kuşku duymadan evet
Lozan'dan korkuyoruz derim. Çünkü ' Ne mozaiği, ne kültürel hakkı,
ne dili' diye bize kalkan yumruklar bu korkuyu açıkça ortaya koyuyor.
Evet, biz aslında Lozan'ın gerçek anlamda uygulanmasından korkuyoruz.
Bir de 'Her ülkenin kendi azınlık tanımı var' diye terminoloji karmaşası
yaratmaya çalışıyorlar. Hayır, uluslararası metinlerde ortak bir
azınlık tanımı var. Her ülkenin kendi azınlık tanımı yok ama her
ülkenin azınlıkla ilgili farklı çözümleri var. Mesela biz Lozan'da
daha çok kültürel haklar temelli azınlık statüsü tanıdık. Ama Çek
Cumhuriyeti, Macaristan'da olduğu gibi siyasal haklar temelli azınlık
statüsü tanıyanlar da var. Biz böyle bir öneride bulunmadık. Zaten
AB de bulunmuyor ve o da kültürel haklar temelli bir azınlık tarifi
yapıyor. Ama ortalığı bulandırmak isteyenler şimdi 'Lozan'a ne oluyor'
diye soruyor. Bir şey olmuyor, Lozan uygulansın!
En çok tartışılan konulardan biri de Türk ve Türkiyelilik. Sizce
gerçekten Türkiyelilik kavramının Türkiyeyi böleceğinden mi korkuyorlar,
yoksa bu bir tür bilek güreşi mi? Devletin bazı kadroları Türkiyelilik
kavramı kullanılırsa kendilerini yenilmiş mi hissedecekler?
Azınlık meselesinin sosyopsikolojik arka planı derin tabii. Türkiyelilik
kavramının Türkiye'yi böleceğini gerçekten düşünen bir azınlık olabilir.
Ama burada bir bilek güreşi olayı da var. Bu bilek güreşine kalkışanların,
önemli bir kısmı, aslında kendi kökenlerini saklama gayreti içine
girebiliyor. Bir toplantıda bana bir yetkili, 'Hocam, aşırı milliyetçi
güç kullananların, ben milliyetçiyim, Türküm diyenlerin soyadlarına
bakıyorum da, 'yücetürk, yavuztürk, kahramantürk' diye hep sıfatlar
eklenmiş. Bunlar, Lozan'ın yaptığı tanımda Türk kökenli olmayanlar
ama şu partinin vurucu güçleri arasında yer alıyorlar' dedi. Türk'ten
çok Türk olma, bir korkunun bastırılmasıdır.
Acaba farklı olduğum için dışlanır mıyım, Gürcü ya da Çerkez kökenli
olduğum için bana farklı davranılır mı korkusudur bu. Yaratılmış
olan milliyetçi havada öne çıkma gayretidir bu.
Korkmakta haksızlar mı?
Nüfus Kanunumuzdan Soyadı Kanunumuza, nüfus cüzdanımızda yer alan
din hanesine kadar, bu korkuda haklılık payı var tabii. Bu cumhuriyet
Anadolu topraklarında kurtuluş mücadelesi veren herkesin katkısıyla
kuruldu ama on yıllar geçtikçe tek kökene, tek ırka indirgenen bir
uygulamaya gidildi. Tek ırkla özdeşleşen devlet anlayışının anayasaya
yansıması en açık biçimde 1982 Anayasası'nda oldu. Her maddesinde
gerek olmadığı halde Türk sözcüğü kullanıldı. Türk milleti denildi.
Türkçe dışındaki diller yasaklandı. Atatürk de Türk, Türk milleti,
Türk devleti dedi ama 1921 ve 24 anayasalarında hep Türkiye devleti,
Türkiye ahalisi, Türkiye Cumhuriyeti denildi. Türk devleti, Türk
halkı denmedi.
Bütün bu yaşananlardan sonra devlete danışmanlık yapmaktan pişman
mısınız?
Çok acı çektik, aşağılandık ama pişman değilim. Çünkü bir süreci
yakından izledim. Hükümet dışarıda AB'ye, 'Biz de insan hakları
danışma kurulu kurduk' diye övünüyor, içeride ise bizi muhatap almıyor.
Biz kurul olarak bir de 2004 yılı İnsan Hakları Raporu hazırladık
ve üyelerimize gönderdik. Bu rapor, kurulda oylandığı halde, devletin
üst kademelerinden 'Raporunuzda aşırı saptamalar var. Raporunuzu
geri çekin' diye uyarı aldık. Şimdi de bu rapor tartışılabilir.
Çünkü bu raporda 2004 Türkiye fotoğrafını sadece haklar bazında
çekmedik biz. Kurumların işleyişi çerçevesinde de çektik ve raporda,
hükümetin zina konusunda bir örneğini yaşadığmız yasama mantığını
eleştirdik. İşkence, sosyal haklar, çevre hakkı gibi hak ve özgürlüklerdeki
ilerlemelerin de sanal kaldığını belirttik. Ayrıca 'türban'ı da
hükümet gibi savunmadık. Bu da hükümeti rahatsız etti herhalde...
Neşe Düzel - İbrahim Kaboğlu ile söyleşi, Radikal
08.11.04
|