| |
Son haftalarda görüldüğü gibi, üzerinde tarihin ağır yükü olan
siyasal konuların tartışılmaya başlanması, iç siyasal mücadele alanının
cazip bulduğu bir araç olabiliyor. Tartışılan konular, her şeyden
önce hukuksal bir zeminde temellendirilmeye çalışılsa da, böyle
bir tartışmanın üzerinden mevzi kazanmaya çalışmak, kısa vadeli
siyaset için de bulunmaz bir fırsat yaratabiliyor.
Ama sanırım, asıl tartışma da bu noktada başlamalı ve olanlara eleştirel
bir biçimde bakabilmeli. Üstelik bugün, Türkiye'nin elindeki olanaklar,
düne oranla karşılaştırılamayacak ölçüde geniş ve anlamlıdır. Ve
böyle bir bakışı ve tartışmayı kolaylıkla gerçekleştirmeye elverişlidir.
Her şeyden önce, azınlıklar konulu böyle bir tartışmada, son tahlilde
asıl referans hukuka yapıldığına göre, hukukun rolünün ne olması
gerektiği açıklıkla sorulmalı ve açıklıkla cevaplanmalıdır. Belki
garip gelebilir, ama aslında bu cevap gayet iyi bilinir. Burada
elbette bir sayısallık gerçeğini dikkate almak gerekir. Azınlık-çoğunluk
ilişkisi elbette bu ilişkinin temelini oluşturur. Bunun nedeniyse,
yerleşik ilişkiler içinde bir toplum olmanın veya çok daha makro
bir ölçekte, medeni bir toplum olmanın gereğidir.
Zira, bir arada yaşamanın değişik biçimleri olabilir.
Ama bu konuya, bir medeniyet tasarımı açısından bakıldığında, mutlaka
göz önünde tutulması gereken bir ölçüt var: Gücün, hiçbir biçimde
belirleyici olmaması için iyi niyetle ve gözle görülür bir biçimde
gayret göstermek. Bir azınlık-çoğunluk ilişkisinde gücün belirleyiciliği
sorunu, elbette azınlığın, çoğunluğun gücü karşısındaki konumu ve
buna bağlı haklarının çerçevesiyle ve bunların ne ölçüde kullanılabilir
olup olmadığıyla ilgilidir.
Daha 1920'lerde, Milletler Cemiyeti döneminden beri, bu konunun
bir uluslararası sorun olarak ilgi uyandırmasını böyle temellendirmek
mümkündür. Lozan Andlaşması da bu bağlamda bir değer taşır.
Bu konu, bugün de, bu karakterini koruyor. Ancak, Lozan anlayışında
bulunmayan ve bulunması da beklenmeyen bir başka gerçeği bugün göz
ardı etmemiz de artık mümkün değil. Bu, azınlık haklarıyla ilgili
her konunun, bugün, insan haklarının korunması anlamında bir değer
taşımasıdır. Ve insan hakları hukukunun özü de, aslında, toplumsal
veya kamusal ilişkilerde gücün belirleyici olması olasılığını önleyici
ve giderici bir düzenin etkili olarak kurulabilmesidir.
Bu açıdan bakıldığında, hukukun, kalkış hattı bakımından önemli
olmakla birlikte, başlı başına etkili bir düzenin kurulması için
yeterli olmadığı da açıktır. Hukuk kurallarını nasıl uygulayacaksınız?
Varlık Vergisi uygulamaları sırasında Lozan Andlaşması yürürlükte
değil miydi? Veya Batı Trakya'da, yıkılan evini onarmak isteyen
Müslüman-Türk azınlığın bu haktan yoksun kaldığı dönemde, bu andlaşma
yürürlükte değil miydi? Cevabı hepimiz biliyoruz. Bu kurallar uygulanmadı.
Çünkü, ulus-devletlerin kendi içlerindeki ve birbirlerine karşı
çekişme hırsı aklın önündeydi.
Bugün, terk edilmesi gereken ve terk edilmesi ümit edilen, aslında
bu kör hırsın ta kendisidir. Azınlıklara ilişkin Başbakanlık İnsan
Hakları Danışma Kurulu raporunun tartışılmaması gibi bir dokunulmazlık
zırhı elbette yok. Zaten böyle bir iddiada bulunmak bile abes olur.
Ama bu raporu tartışırken, ne için destek aramaya çalıştığımızı
düşünmek ve konumumuzu buna göre tanımlamak da mümkün: Kendimiz
için aradığımız destek, rapora muhalif bile olsa, bu görüşümüzü
güçlendirmek için mi, yoksa bu nedenle pazularımızı güçlendirmek
için mi? Aradaki fark çok belirgindir, ama o ölçüde de ağırdır.
Çünkü bu, bir medeniyet sorusunun tartışılması ile tartışılmayıp
susturulması arasındaki bir farktır.
Avrupa Mahkemesi'nin, bugünlerde, herkesin elinde, cebinde dolaştırdığı
ifade özgürlüğüne ilişkin içtihadında vurguladığı, 'Bu özgürlüğün,
sadece itibar gören veya zararsız ya da önemsiz haberlerle sınırlı
olmadığı; devlet veya halkın bir kesimi için aykırı, kuraldışı,
şaşırtıcı veya endişe verici türde olanlar için de geçerli olduğu'
yolundaki görüşü, tam da bu gibi vakalar için geçerliydi. Bu toz
duman arasında, belki hatırlamakta yarar olabilir.
Turgut Tarhanlı, Radikal
09.11.04
|